hülya konar'ın kişisel değişim ve gelişim, kariyer, iş hayatı, insan ilişkileri konusunda bilgi, kişisel tecrübe ve gözlemlerini paylaştığı web günlüğü. hülyaca ❤

derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur



Hayatla ilgili konularda konuşurken, yaşam tarzı olarak "ben bir spiritüelim" dediğim zaman, genelde "Allah'a inanmıyor musun" şeklinde dini inancımı sorgulayan sorularla karşılaşıyorum. Kendimce bilgime ve kişisel deneyimlerime ait örnekleride katarak anlatıyorum, spiritüel olmanın ne demek olduğunu. Çoğu dostla hemfikir olsakda sonunda, dirençli vakalarda çıkmıyor değil bu konuda.

Spiritüel kelimesi ingilizce ruh anlamına gelen spirit kelimesinden türemiş. Ancak, spiritüel'in açılımını "ruhçuluk" olarak yapmak bana göre oldukça sığ bir yaklaşımdır, eksiktir ayrıca. Hatta spiritüel kelimesini kullanmamak için maneviyat, tinsellik, ruhsallık gibi sözcükleri kullananlarda var. Ben bu kelimelerin "spiritüalite" sözcüğünün anlatmakta olduğu içeriği tam anlamı ile karşılamadığına inandığım için orjinalini kullanmayı tercih ediyorum. Spiritüalitenin kapsadığı alan ruhla ilgili olmanın yanı sıra (herhangi bir inanç sisteminden bağımsız olarak) özellikle bilinç hali ile ilgilidir.

Spiritüalite denildiğinde anlaşılması gereken değişimle gelen kişisel gelişimdir ve insanın iyi bir insan olması yönünde iç ve dış yolculuğudur. Spiritüalitenin konusu, kişiyi geliştiren yaratılıştan olan spiritüel kaynakların farkına varılması, tekrar keşfedilmesi ve kullanılmasıdır. Spiritüalite gündelik hayat içindir ve kişilerin gündelik hayatlarını daha anlamlı bir şekilde yaşamalarını sağlar.

Spiritüalite sözcüğü kişinin bireysel yaşantısının gerçekliğine aktarabileceği ve yaşatabileceği evrensel prensipleri algılatır. Spiritüalite, özellikle, hiç bir kültür ve sınırla kısıtlı olmayan, herkes tarafından anlaşılabilen ve her yerde ve her zaman deneyimlenebilen bir bilinç halidir.

Spiritüalite "yaşamayı bilmektir!" Bunu bilmek mutluluğu getirir. Gerçek spiritüalite bir tapınma sistemi ve bir ritüeller dizisi değil, önce kendimize sonra başkalarına yönelik olumlu bir bakış açısıdır ki, bu da hayatı bir uğraştan ziyade bir zevk haline getirir. Mutluluğu elde etmenin bir yolu olarak, kişisel değerlerimizi ve davranışlarımızı incelemeden, yalnız kendi dışımızda olanlarla ilgilenmek ve en iyisinin sadece "ümidi içinde olma halinin" insan bilincinin en büyük hastalığı olduğunu düşünüyorum. Sadece en iyiyi ümit etmekle mutluluk bulunmaz. İyilik halini yaratmak bizim sorumluluğumuzdadır. Dış etkenler katkıda bulunabilir, yol(ilham) gösterebilir fakat sonuçta hayat biz onunla ne yaparsak odur!

Derinliklerimizdeki benliğimizin keşfi, bize anlayış yetisini getirir. Bu anlayışla da biz -varsa- buhranlarımızdan arınır, yaşamak istediğimiz hayatı yaratabiliriz.

Bana göre hayat, sadece yaşamı sürdürmek ve bir takım engelleri aşmaktan öte olmalıdır. Sevgi, neşe ve coşkuyu deneyimlemektir, gelişerek değişmektir, paylaşmaktır, yeni ufuklar açmaktır yada açılanı farkedebilmektir hayatta olmak. Yunus Emre'nin "derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur" sözünü her daim akılda tutmaktır.

İşte bende mümkün olduğunca spiritüel bir yaşam tarzıyla hayata devam etmeyi seçenlerdenim. Zihnimde Osho, yüreğimde Mevlana C.Rumi' nin o muazzam öğretileri var. Bu şekilde belki yaşamın sırrını çözemeyebilirim ama keyfini çıkartmaya devam edeceğim muhakkak hatta hayatta yaşanması muhtemel tüm iniş çıkışlara rağmen.


Charlie Haden & Pat Metheny' nin videodaki bu parçasını çok seviyorum.
ismi Spiritual. Bana sessizliği ve huzuru çağrıştırıyor.
Usul usul ilerleyen yumuşacık melodisi var. Spiritüel yaşam gibi.


video


Sevgiyle, sonsuz aşk'la kalalım hepimiz.


yaşamaya değil de hayatta kalmaya mı koşullandık biz?


iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

ben hiç birbirine benzeyen iki an görmedim



Yaşamayı rutin bir iş olarak gören ve her "n'aber" denildiğinde
"n'olsun işte yat kalk aynı şeyler" diyen insanlara şaşırıyorum.
Nasıl her yeni gün, bir önceki eski günün tekrarı olabilir?
insan yaşamından nasıl sıkılabilir ki?

Sıkıntı hassas olmamaktan kaynaklanır. Kişi hassas biri olmadığı
için etrafında olup biten belli belirsiz değişiklikleri göremez.
Bu yüzden her şey tekrar ediyor gibi görünür. "Güneş her sabah
doğuyor, aynı güneş; insan nasıl sıkılmadan kalabilir?" diye düşünür.
iyi de o aynı güneş değil ki! O sürekli değişiyor. Asla aynı değildir!

Ama onun aynı olduğunu düşündüğü için sabahları bakmaz çoğu kişi.
Gökyüzüne, bulutlara bakmaz. Bulutlarda her gün yenidir. Yeni renklere
bürünürler. Her gün güneşin doğuşunu kutlarlar :) Sabahları kuşlar,
ağaçlar ve tüm var'oluş yenidir, tazedir. insanlar da öyle.

Fakat bazı kişiler donuktur, hassas biri değildir. Mesala on yıldır
aynı adamla/kadınla yaşadığını düşünür. O'na bakmayı bırakır. O'na
uzun yıllar bakmaz, o'na dokunmaz doğru düzgün, kokusunu unutur belki!
O zaman bu sıkıcı, o zaman o her zaman aynı kadın/adam demektir!
Oysa sıkıcı olan kadın/adam yada hayat değil, sadece o'na bakanın gözlerinde fazlaca toz birikmiş olmasıdır sorun! Gözlerde ne kadar çok toz birikirse hayat o kadar sıkıcı olur. Hayat çok resmi bir hale gelir yani boştur! Kişi bir şeyleri yapmayı sürdürür ama yavaş yavaş tüm hareketleri robot gibi mekanikleşir.
Evet, o zaman hayat can sıkıntısıdır.

Resmi tören gibi sürdürdükleri hayatlarına devam eder böyle insanlar.
Bazıları da bir şeyler yaparlar ama neyi neden yaptıklarını anlamazlar.
Eve gittiklerinde eşlerini öperler ama alışkanlıktır bu çoğu zaman,
coşku yoktur içinde. Donuk bir olay. Hani eve girerken ayakabılarını
çıkartmak gibi adettendir! Ve tabi ki böyle yaşayan insanların kendisini
yorgun hissetmesi ve canlarının sıkılma hali normaldir...

Gökyüzüne hiç bakmayan milyonlarca insan var. Eğer bir gece aniden
tüm yıldızlar ortadan kaybolsa bunun farkına bile varmazlar!
Fark etmeleri bir kaç gün sürebilir. Gazetelerde ya da sosyal ağlarda
"tüm yıldızlar ortadan kayboldu" haberi çıkarsa şayet,
kafalarını kaldırıp gökyüzüne bakarlar. Ne acı!

Elbette böyle neşeden, coşkudan, sevgiden uzak, sürprizlerden korkarak
yaşanan bir hayat sıkıcıdır. Hatta kimyasal bir süreçtir sadece!
Oysa birilerini beklemeden bazen çiçek almak gerek kendimize
ya da kendimizin en sevdiği tatlıyı ısmarlamak yine kendimize...
Veya ağaçların altında çimenlere uzanıp, dudaklarımızın arasında
bir çimen yaprağı ile gökyüzünü seyretmek, ağaçların,
açık havanın ve gökkubbenin tadını çıkarmak,
"kendi kıyımızda" yüzmek
ne muhteşem bir duygudur yapabilene.

Hayat bir mucizedir. inanmak gerek mucizelere,
bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş olsa bile!

Tıpkı John Burroughs' un bu şiirindeki gibi;

Huzur içinde ellerimi kavuşturuyor
ve bekliyorum,
Rüzgara,
gel-git'e
ya da

denize aldırmıyorum ;
Artık zamana
ya da
kadere isyan etmiyorum,

Bana ait olan,
bana gelecek çünkü.







iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

senin dansa dönüşmeni istiyorum



Nena'nın bu videosunu izleyince bende orada olmalıydım diye geçirdim içimden... Dans etmek harika bir duygu çünkü, hele öylesi bir kalabalıkta ve coşku içinde olması insanın ruhunu şarj eder, zamanın ve mekanın dışına çıkartır kişiyi!

Dans bir deneyimdir, bedenimizi, zihnimizi ve ruhumuzu dengede tutan bir deneyimdir. Dans en ritmik olaylardan biridir. Gerçekten dans ediyorsak, böylesine bir birliği yaratan başka bir aktivite olmadığını görürüz. Oturuyorsak, bedenimizi kullanmayıp sadece aklımızı kullanırız. Sanki hayatımız tehlikedeymiş gibi koşuyorsak sadece bedenimizi kullanıp aklımızı kullanmayız. Eğer dans ediyorsak, ne oturur ne de hayatımız için koşarız.

Dans bir harekettir, keyif veren bir hareket.
Beden hareket eder, zihin akar.
Ve bunların hepsi bir arada aktığında birbirlerine karışır,
psikomatik hale geliriz.
Belirli bir simya oluşmaya başlar.
Enerji açığa çıkar, çılgınlaşır
ve oluşan enerji keyfe döner,
Keyif de sevgiye...

Nefis!


Ben senin dansa dönüşmeni istiyorum;
senin erişilmemiş olan yüksekliklere kadar çıkabilmeni istiyorum.
Osho








Ve Matt Harding...

Aşağıdaki videoda dünyanın her yerinde dans eden Matt'in görüntüleri de bana göre çok özenilesi. Dans evrensel bir dildir! mesajını sanki iliklerine kadar işliyor insanın. Yaklaşan 1 Eylül Dünya Barış Günü'nü de (yada 21 Eylül) hatırlatıyor ayrıca.


video

video link


Şarkı: Praan




Birde dünyanın sevgiyle birleşmesini temsil eden sema dansı var.
Bu dansta, ellerden biri gökyüzüne diğeri ise yere doğru dönüktür.
Bir eliyle dansçı sevgiyi alır ve diğeriyle tüm dünyaya dağıtır.
Kendi ekseni yani kalbi etrafında sağdan sola döner ve
böylece tüm insanlığı sevgiyle sarar.
Bu dans yüce bir birleşim için kendini aşmaktır.

ben uçarım gökler uçar!

enfes!



Sevgiyle, sağlıcakla, aşk'la ve dansla kalalım hepimiz.



iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

içimize doğru yola çıkmalı, yol/da olmalıyız



Zihnimiz ve kalbimiz binbir parçaya bölündü,
her tarafa yetişmeye çalışıyoruz.
Yorgunuz, asabiyiz ve gerginiz.
Hayatın gürültüsünden birbirimizi göremiyoruz!
Bağırıyor ama sesimizi duyuramıyoruz, gürültü var,
bağıranların sesini duyamıyoruz.
Bakmalı, görmeli ve seyretmeliyiz, seyrimizi not etmeliyiz.
Vakit daraldı çünkü! ve sözler birikti.
Vakit daraldı ve söylenecek sözlerin çoğu henüz söylenmedi.
Durup dinlemeliyiz,
durup dinlenmeliyiz,
durup düşünmeliyiz
ama
durmalıyız önce!
Durmalı, durulmalı, durulanmalıyız!
ve iç'imize doğru yolculuğa çıkmalıyız, yola çıkmalı,
yolda olmalı ve yol almalıyız.
Yolu bulmalı, yol olmalıyız!
Ne demişti şair;
"En uzun yoldur insanın iç'i."

Ö. Tuğrul İnançer' in bu şiiriyle başlıyor kuantum fiziği ile tasavvuf arasındaki bağı anlatan videodaki sunum. Artık bilimadamları da bilim ve ruhsallık arasında bir bağ/köprü olduğunu kabul ediyorlar. içinde yaşadığımız evren mükemmel bir düzende işlemektedir. insan aklı evrenin işleyişini idrak edemez. işleyişindeki mükemmeliği idrak edemediği evrenin neden var olduğuna ise insan aklı ve bilim hiçbir mantıklı açıklama getiremez...


video link: iç'imize doğru yola çıkmalıyız!




"Herşeye sahip olduk, herşeyi çözdük, peki sonra ne olacak,
daha sonra ne yapacağız" diye soruyor,
"Ne zaman ben'den bir'e geçeceğiz" diye isyan ediyor
JZ Knight konuşmasında.

Herhalde Knight'ın karşısında Osho olsaydı, o'na biz insanların
"hayatı ve birbirimizi sevme dersine" ihtiyacımız olduğunu söyler
ve şöyle devam ederdi konuşmasına sevgi dersiyle ilgili;

Sevginin ilk dersi onu talep etmemektir. Verici ol.
İnsanlar ise bunun tam aksini yaparlar.
Hatta verdiklerinde bile çoğunlukla bunun arkasında,
aşkın geri döneceğine, dönmesi gerekliliğine dair bir düşünce vardır.
Bu bir ticarettir. Onlar paylaşmıyorlar, onlar özgürce paylaşamıyorlar.
Ancak koşullu olarak paylaşabiliyorlar.
Gözlerinin bir ucuyla hep onun geri gelip gelmediğine bakıyorlar.
Zavallı insanlar...
Sevginin en doğal işlevini bilmiyorlar.
Sen sadece akıtırsın, o geri döner!
Osho



Kuantum (fiziği) ve tasavvuf





iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

ve düşündüm ki bu yaymaya değer bir fikirdi



ve o an anladım ki hayatımın koreografı ben değildim!


Dr.Jill Bolte Taylor'un eline pek az beyin araştırmacısına nasip olacak bir araştırma fırsatı geçti: Büyük bir inme geçirdi ve beyninin hareket, konuşma, farkındalık gibi beyin işlevlerinin birer birer iptal oluşunu izledi.
Şaşırtıcı bir öykü.





... Peki biz kimiz?
El becerilerimiz ve iki bilişsel zekamız var. Ve anbean, bu dünyada kim olmak, nasıl bir insan olmak istediğimizi seçebilme gücümüz var! Tam burada, şimdi, sağ yarımküremin bilincine geçebilirim, "bizim" olduğumuz yere. Ben evrenin yaşam gücü, kudretiyim. Ben, diğer herşey ile bir ve tek olan ve cismimi oluşturan 50 trilyon güzel moleküler dehanın yaşam gücü ve kudretiyim. Ya da, sol yarımküremin bilincine geçmeyi seçebilirim. "Tek başına" bir birey olduğum, bir cisim olduğum duruma. Akıştan ayrı, sizlerden ayrı.
Ben Dr.Jill B.Taylor, entellektüel, nöroanatomist.
Bunlar benim içimdeki "biz"ler.
Siz hangisini seçerdiniz? Ve ne zaman?
inanıyorum ki, sağ yarımkürenizin o içsel huzur devrelerini çalıştırmayı ne kadar çok seçersek, dış dünyaya da o kadar çok huzur ve barış yansıtacağız ve gezegenimiz çok daha huzurlu bir yer olacak.
Ve düşündüm ki bu yaymaya değer bir fikirdi!





"View subtitles" seçeneğini Turkish yapabilirsiniz,
Türkçe alt yazı isterseniz.

video link


iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

yaşamaya değil de hayatta kalmaya mı koşullandık biz?



Soru : Yaşam nedir?

Osho: Yaşıyorsun ve bana yaşamın ne olduğunu soruyorsun.
Sen canlı mısın, ölü müsün? Bir mezarlıkta olsaydık,
insanlar mezarlarından çıkarak yaşamın ne olduğunu sorsalardı,
soru anlamlıydı. Ama sen hala mezarın dışındasın,
hayattasın ama yaşamının kaynağını hiç merak etmemişsin
.
.
.
diyerek devam ediyor Osho'nun konuşması.



video link: yaşam nedir?





Meditasyon hakkında;
Meditasyon sadece sessiz bir zihin durumu demektir.
Sessiz bir zihin durumuyla herşeyi yapabilirsiniz.
Ve yaptığınız herşey daha zarif olacaktır,
daha yaratıcı olacaktır, daha iyi çiçekler,
daha iyi meyveler getirecektir.
Yaşamınız her boyutta daha zengin olacaktır.
Ben yaşamın tüm boyutlarında zenginlikten yanayım.
Para tek başına zenginlik değildir!

OSHO / Meditasyon / video link

sen mükemmelsin, kendine izin ver!





iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

sokak boş deniz düz rüzgar es sesler sus



Açgözlülük, kızgınlık, ego, bağımlılık ve kontrolsüz şehvet duygusuyla
hayatımızdan barış ve mutluluğu uzaklaştırıyoruz.
Bunun için dünyamızda bu kadar çok üzüntü var ve bizler
yani içimizden bu duygulara esir olanlar, huzuru bulamıyor/uz!

Huzurlu olmak, beklentilerden özgürleşip hiç kimseden
bir şey istememektir. insiyatifi ele alıp cömert olmaktır, yol açmaktır.
Her durumda hoşnut olmanın sırrı budur bana göre.
Arzuları tamamen yok etmeden baş ve son noktalarını törpüleyip,
iç dinginliği sağlayabilmektir huzur... Sessizliktir...

Sokak boş
Deniz düz
Rüzgar es
Sesler sus!

Tanrı*; "bana tüm arzularınızı söyleyin onları yerine getireceğim" der.
Ancak biz insanlar bunu yapmayız. Kendimize döner ve başka birisinin
gelip, arzularımızı yerine getirmesini bekleriz. Beklentiler arzunun
bir başka türüdür. Arzular huzurun yok olmasına neden olur.
"Sahip olmanın" bize güven hissettireceğini düşünürüz.
Ancak gerçek şudur ki; ne kadar çok şeye sahipsek, kaybetme
korkusu da o kadar artar! Ve bu şekilde huzurdan uzaklaşırız.
* Tanrı, ilah demektir.
Benim ilahım yani taptığım, inandığım Allah-u Teala'dır.


Kontrol edilemeyen arzular tüm çatışmaların nedenidir.
Bir şeyi ister ve onu alamazsak / kaybedersek hayal kırıklığı yaşar,
kafamızı ona takar, hatta dünyayla ilişiğimizi kesebiliriz.
Arzulardan özgür olmayı öğrenmek, huzurlu olmayı öğrenmektir.

Huzuru içinde bulunduğumuz şartlar nedeniyle değil,
ne olması gerektiğine dair düşüncemizle, gerçekte ne olduğu
arasında zihnimizde yarattığımız mücadele nedeniyle kaybederiz.
Oysa mücadele etmek yerine "olanı" kabul edebilsek...
Kabul ediyor olmak pasif olmak demek değildir, gerçekliğin
tamamen farkında olmak ve çalışmaya oradan başlamaktır.

Övülmeyi veya tanınmayı yada onaylanmayı beklemek ruhsal
az gelişmişliğin işaretleridir. Zaman içerisinde bu bizi tüketebilir.
Bizler yaşamlarımızda birçok kez aldanmışızdır.
Yanlış olan birçok şeyin alışverişi sonucu duygularımız zedelenmiştir.
Bazı insanların hissetmeyi tamamen terkedip
dünyayı reddetmelerinin sebebi budur!

Ancak bir "ruh" Tanrı'dan birşeyler almaya başladığında kalp açılır.
Öyle ise Tanrı'nın sevgisini alalım ve saf duygulara sahip olalım.
Saf duyguların ne olduğunu deneyimleyelim.
Birbirimize güvenelim ve kendimize inancımız olsun.
Kendimizi sevmeyi öğrenelim.
Duygularımızda saflık olsun, o zaman sevgiyi deneyimleyebiliriz.
Tanrı'dan alalım ve başkalarına verelim.
Başkaları için çok güçlü iyi dileklerimiz ve iyi duygularımız olursa
bu duygular onlara ulaşır.
iyi duygularımızın gücü ve aracılığıyla birbirimize yardımcı olabiliriz.

Benim kalbimin derinliklerinde yalnız şu tek duygu var:
Benim Tanrı'dan aldığım bu kadar çok şey kadar,
Tanrı'nın bütün çocukları da Baba'larından aynısını alsınlar

Sevgiyle, aşk'la, daima...





dünyayı güzellik kurtaracak!


iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

sessizlik boşlukları

Osho'dan

"Birini kendine yakın hissettiğinde, yakınlık doğduğunda,
söylediğin her kelime önem kazanır. O zaman kelimelerle
kolayca oynayamazsın çünkü her şeyin bir önemi vardır.
O yüzden, sessizlik boşlukları olur.
insan başlangıçta kendini garip hisseder çünkü sessizliğe alışık değildir.
Bir şeyler söylenmesi gerektiğini düşünürsün, diğeri ne düşünür yoksa?
Birine yakınlaştığında, sevginin herhangi bir türü doğduğunda,
sessizlik gelir ve söylenecek bir şey kalmaz.

Aslında gerçekte de söylenecek bir şey yoktur. Hiçbir şey yoktur.
Bir yabancıyla, söylenecek çok şey vardır; dostlarınla, söylenecek
hiçbir şey yoktur. Ve sessizlik ağır gelir, çünkü buna alışık değilsindir.
Sessizliğin müziğini tanımıyorsun. Sadece tek bir iletişim yolu biliyorsun,
o da sözel, zihin kanalıyla. Kalple iletişim kurmak, sessizlikte,
kalpten kalbe iletişim kurmak nedir, bilmiyorsun.
Sadece orada bulunarak, varlığın kanalıyla iletişim kurmayı bilmiyorsun.

Büyüyorsun ve eski iletişim yöntemlerin yetmiyor.
Sözel olmayan, yeni iletişim yöntemleri geliştirmen gerekiyor.
insan olgunlaştıkça, sözel olmayan iletişime daha çok ihtiyaç duyar.
Dile ihtiyaç duyuyoruz, çünkü iletişim kurmayı bilmiyoruz.
Bunu bildiğimiz zaman, yavaş yavaş, dile ihtiyacımız kalmaz.
Dil, son derece ilkel bir ortam.
Gerçek iletişim ortamı, sessizliktir.
O yüzden, yanlış bir fikre kapılma, yoksa büyümeni durdurursun.
Dilin kaybolmaya başlaması bir eksiklik değildir; bu yanlış bir fikirdir.
Yeni bir şey var olmaya başladı ve eski kalıp bunu içine almaya yetmiyor.
Sen büyüyorsun, elbiselerin kısa gelmeye başlıyor!
Bir şey eksilmiyor; sana her gün yeni bir şey ekleniyor.
Daha çok meditasyon yaptıkça, daha çok seversin ve daha çok ilişki kurarsın.

Ve sonunda bir an gelir ki, o an sadece sessizlik işe yarar.
O yüzden, bundan sonra biriyle birlikteyken ve sözcüklerle
iletişim kurmadığınızda ve sen de kendini garip hissettiğinde, mutlu ol.
Sessiz kal ve o sessizliğin iletişim kurmasına izin ver.
Sevgi ilişkisinde olmadığın insanlarla ilişki kurmak için, dil gereklidir.
Sevgi ilişkisinde olduğun insanlarla birlikteyken, dilsizlik gereklidir.

insan yeniden bir çocuk gibi masumlaşmalı, sessizleşmelidir.
Hareketler olur yine; bazen gülümser, el ele tutuşursun,
bazen sessizce göz göze kalırsın; hiçbir şey yapmadan, sadece var olarak.
Varlıklar buluşur, birleşir ve sadece ikinizin bildiği bir şey gerçekleşir.
Sadece bunu yaşayan ikiniz bilirsiniz; başka kimse farkına varmaz,
öyle bir derinlikte olur her şey.
Bu sessizliğin tadına var; hisset ve tadını çıkar.
Kısa zamanda anlayacaksın ki onun kendi iletişimi var;
daha büyük,
daha yüksek,
daha derin ve
daha içten.
Ve bu iletişim kutsaldır, saftır."

Osho






iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com
yazının tamamı

rabbena hep bana



Adamla kadın, birlikte aynı evde yaşıyorlar. Kadın, kendi başına bir şeyler
yapıp para kazanmaya çalışıyor. Adam aynı şekilde hergün işine gidiyor.
Evin aylık masrafı belli. Ev kirası, aidat, market masrafı, kişisel rutin ihtiyaçlar... Aralarında anlaşmışlar, ev kirasını adam, diğer masrafları kadın ödüyor. Hemen hemen her ay ortalama aynı rakamlarda ödeme yapıyorlar, çünkü her ayın her günü neredeyse bir önceki ayın o günüyle eşdeğer benzerlikte yaşanıyor... Adam akşamları eve geliyor, biraz televizyona bakıp sonrada uyuyuveriyor. Yorgun mu, sıkıntısı mı var, depresif bir dönemde mi, kaçtığı sorunlar mı var, o yüzden mi erkenden uyuyor belli değil çünkü konuşmuyor. Kadınsa "ben de çok çalışıyorum, para kazanıyorum birde evin birsürü angaryasıyla uğraşıyorum, o benimle ilgilensin" modunda / inadında. Bu yüzden defalarca tartışmışlar, hatta evleri bile ayırmışlar ama hani doktorların sürekli aynı endikasyonda aynı ilacı reçete etmelerinin açıklaması! olan "el alışkanlığı" hikayesi gibi dönüp dolaşıp ilişkiyi(!) devam ettiriyorlar.

Sizce aşkı meşki barındırmayan, aynı evde tek kişilik ayrı boyutlarda yaşanan bu ilişki ne kadar sürer? Bence daha iyi! bir alternatif bulana, kendini güvenceye alana kadar... Ne kadar acımasızca, bencilce değil mi! Sadece sevgililer, evliler değil, anneler babalar da çoğu kez, bu bencilliğe kendilerini fazlasıyla kaptırıyorlar. Tek kişilik dünya kuranların, sevgi bağlantısını sürdürmeleri mümkün olamıyor. Giderek yalnızlaşıyor bireyler. Salt yalnız kalmamak adına, daha azına razı olunuyor sevmeden! Bazen de evdeki baskılardan kaçmak adına! Özellikle kadınlar, baba baskısından kurtulayım derken, koca baskısına razı oluyorlar. Birbirlerini seven değil, birbirlerine katlanan ailelerle kaygılı, sorunlu, mutsuz, kendisini bulamamış, bencil, özgüvensiz bireyler yetişiyor. Farklı kültürlerden gelen insanlar, aynı yatağa girerek anlaşabileceklerini düşünüyorlar yada nikahta keramet! olduğunu. Oysa bedenler doysa da o an için, ruhlar aç kalıyor. Aç kalan ruhta birsüre sonra içinde bulunduğu bedenin kanını emmeye başlıyor! Bununla birlikte huzursuzluklar, tartışmalar, aldatmalar da başlamış oluyor, sonuç ayrılık yada boşanma çoğu zaman... Bu durumda biten ilişki yada evlilik mi yoksa kişinin kendisi mi olduğu ise tartışılır. Çünkü bencilliğin dip noktalarında dolaşarak, paylaşmayarak, sevgi duygusunu yitirerek ve en kötüsü kendini bundan asla sorumlu hissetmeyerek yaşamak, aslında bu bitişi hazırlamıştır. İlişki zehirlenmiştir. Bu şekilde yaşayan bir insanın ilişkisi kadar kendi hayata bakış açısını da yargılaması gerekli düşüncesindeyim.

Bireysel olmakla, bireyci olmanın ve bencilliğin karıştığı bir ortamda, eski tarz kadın-erkek rolleriyle yeni ilişkiler kurmak ve sürdürmek zor iş. Hem önümüzde örnek modeller yok hem de baştan çıkarmanın* tadı ve çıkarılmanın tadı bilinmiyor. Meze söylemeden yemeğe geçiyor çoğu kişi veya zaten kimse sofrasına oturmuyor aşkın... Kaç-göç 'ü oyun olarak düşünüp oynamak ne kadar zevklidir oysa. Galiba ne baştaki soruyu anlamaya, ne kimseyi dinlemeye, ne kimseyle aşk oyunu oynamaya vakit var. Biri olmuyorsa geç öbürüne! Zoru kim seviyor artık? Hangi giden gittiği yeri, hangi gelen geldiği yeri karalamıyor? Kim karşılıksız, masumca "şunu biliyorum ki; sende tanrıyı görüyorum!" diyor birlikte olduğu insana? Kim "ben senin herşeyin olacağım" açgözlülüğünden vazgeçerek yaşıyor ilişkisini?

Varsa yoksa kendimizle ilgileniyoruz.

Bunu yaptıkça da yalnızlığa batıyoruz, yalnızlıkla boğuluyoruz...
*kastım; şehvet değil heyecandır.

“Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir.”
Karl Max

"Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan; ne görebiliyorsun ne de duyabiliyorsun."
Halil Cibran

"ben sen senin herşeyin olacağım" açgözlülüğü



nisan2010 ist/iklal/anbul
telaş!

iletişim, katkı ve yorumlarınız
mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı