hayata dair gözlemlerim ve özlemlerim ...

hayata dair gözlemlerim ve özlemlerim ...

H ü l y a K o n a r
● Life Designer ♥
● NLP Master Trainer Terapisti
( Neuro Linguistic Programming )
● Eğitim ve iş Koçu ● Yaşam Koçu
● EFT uzm.
( Emotional Freedom Techniques ) *
freelance


Follow RSS FeedFollow Hülya on Facebook Follow Hülya on Twitter

● e - mail : m e



bir profesörün çöktüğü an !

Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;

- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?

Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.

- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "Evet efendim" diye cevaplar.

Profesör devam eder.

- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da
Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme
prensibine göre de Tanrı şeytandır.


Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı' nın içindeki kaderin
bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve
"Bir soru sorabilir miyim profesör" der.
Profesör sorabileceğini söyler.

Öğrenci "Soğuk var mıdır" diye sorar.

Profesör; "Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır" diye cevaplar.
"Sen hiç soğuktan üşümedin mi?"

Öğrenci "Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda.
Gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz.
Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur.
Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı
tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir" der ve devam eder.

- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yaşamda.
Gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama
karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak
beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz.
Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak
karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar.
Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek!
Bu doğrudur değil mi?
Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan
bir kelimedir.
O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim.
Şeytan var mıdır?

Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz.
O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır.
Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.

Öğrenci itiraz eder.
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur.
Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur.
O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı'nın yokluğunu
tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.
Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur.
O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere
gelen karanlık gibidir.



Profesör kürsüdeki yerine çöker.

Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dir.

24 yorum yapıldı:

sezence dedi ki...

iyilik insanın içindedir.zorla iyi insan olunmaz.hayat şartları ve ortamdaki,hayatımızdaki dengesi bozuk yada kendi mutsuz ve başarısız hayatlarının cezasını başkasına çektirmeye çalışan insanların yüzünden çok rahat bir şekilde kötü insan olabilirsiniz ama iyi insan ancak içinizde varsa olursunuz,sağlam bir karakter ve yürek gerektirir.hülya teşekkürler yine.bu yazıyı bende print edip öğrencilerime dağıtıcam.bütün öğrenciler bütün çocuklar aslında okadar iyi ve masumlarki ama içlerindeki bu masumluğu göstermemek için ellerinden geleni yapıyorlar.bazen böyle hayat derslerini paylaşmak iyi geliyor,enazından birkaç günü kurtarıyorum:)

Haydins dedi ki...

Profesor kiminle konustugunun farkinda degilmis :)

BETÜL dedi ki...

Adam olacak çocuk belli oluyor işte, "haydins" in de dediği gibi, profesor kiminle konuştuğunun farkında değilmiş. :) sevgiler .

ZehirliÖrümcek dedi ki...

Ya varya bu Albert'te neler yapıyor yahu!Şimdi o çocuğun ismi Albert olmasa Mustafa olsa ne olurdu diye düşündüm!

Herhalde bu konu hemen siyasete çekilir "Ahanda laiklik Gitti" denir falan!

Demek istedğim siyaset falan değil!Yani kişilere göre ne kadar değişiyor cevapların doğruluğu öyle değil mi?

Bir toplulukta şunu söylesek herkez inanır,hemen hemen herkez:

"Geçen Discovery kanalda seyrettim,aslında süt kalsiyum için bir etki yapmıyormuş!"

İnsanlar mantığa değil mantığın nerden geldiğine bakıyorlar mı ne?

sHeker dedi ki...

profesör olmakla iş bitmiyormuş demek ki :) ya da herkes neyin var neyin yok olduğunu tam kavrayamıyor :)
ayrıca gençliğin böyle de güzel yanları vardır. içinden geleni, bildiğini özgürce söylemek, senden daha bilgili olduğu düşünülen profesörü alt etmek gibi :)
teşekkürler paylaşım için hülya :)

byhnvc dedi ki...

Daha önceden bildiğim ve çok beğenmiş olduğum bir yazıydı . Hatırlattığın için teşekkürler .

merve dedi ki...

albert einstein ikinci dünya savaşı sırasında amerika başkanı roosvelte bir mektup gönderip atom enerjisinin dünya üzerindeki en önemli güç olduğunu söyler.bu söylem uyarı niteliğindedir.mektuptan esinlenen roosvelt hemen araştırmalara başlar ve büyük çalışmalar sonucu atom bombası icat edilir.ikinci dünya savaşı bitmiştir ama amerikanın içindeki nefret asla bitmez ve deneme atışı hiroşimaya yapılır.atom bombası adından da anlaşılacağı gibi atom molekülünün parçalanması sonucu açıga çıkan enerjinin yayılmasıdır.her çekirdek aynı etkiyi yaratmaz.dünyada bilinen en iyi atom bombası hammaddesi uranyum ve plütonyumdur. ve einsteinin ünlü formülü E=mc2
sonuç: einstein çağın dahisi
amerika çağın şeytanı

Fıkra Sevenlere dedi ki...

Temennileriniz için çok teşekkürler Hülya Hanım.."Hep birlikte, birlikte!!":))
Bu yazıyı okumuştum evet..Zıtların birliği diyorlar buna.. Eskiden tasavvuf edebiyatında Vahdet-i Vücut diye de biliniyor. Günümüzde de "Karşılaştırma Yöntemi" olarak deney ve gözlemlerde kullanılıyor.Bilimsel anlamda deneylerde ilk kullanan, bulan da Pasteur.. Bana göre Albert Einstein kadar önemli bir bilim adamı. İlk kez deney grubu ve kontrol grubunu düşünsel olarak görüp, uygulayan kişidir. Abiyogenezcileri susturan
daha doğrusu, karşı fikri deneysel anlamda/olarak çürütmeyi, bu yöntemle başaran kişidir.. Bilim; bu yöntemle roketlenmiştir, başdöndürücü bir ivme kazanmıştır, bence. Kısır tartışmalar, döngüler böylece kaçacak yer bulamamıştır..
Hiç bir şeyin mutlak tanımının olmadığı varsayılan evrende işe yarayan bir ilaç, tutunacak bir daldır,insan zekasının yeni bir kıvrımıdır, bu yaklaşım.. Sevgilerimle..

hülya'da buluşalım dedi ki...

Pasteur un bilime katkısı su götürmez bir gerçek sevgili Ahmet hocam,zira dünyaca bu böyle görülmeseydi henüz ilkokuldayken okumayı öğrendikten sonra ilk öğrettikleri önemli insan isimlerinden biri olmazdı Pasteur.ama keşke biraz daha yaşasaydı belki ozaman bazı hayvancıkların ısırması sonucu geçen kuduz için bulduğu o muhteşem ilacı yani aşıyı biraz daha geliştirip, hayvancıklar ısırmadan kuduz olan yani özünde kuduzluk olan insanları iyileştirmek için kullanabilirdi :)

Taylanov dedi ki...

Bunların gerçekliği var mı gerçekten ya. Ben bazen efsane gözüyle bakıyorum. Önyargılı mıyım ne :)

Tuğba dedi ki...

Çok hoş paylaşımlar bunlar,sen bul biz okuyalım Hülyacım:)

Fıkra Sevenlere dedi ki...

Madem konu Albert Einstein onun internetten bulduğum bir yazısıyla katkımıza devam edelim, tanıyalım:))
Birey, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır.


Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş belirtmesi uygun olur mu? Birçok nedenden ötürü ben, uygun olduğuna inanıyorum. Sorunu ilk önce bilimsel bilginin bakış açısından ele alalım. Astronomi ile ekonomi arasında hiçbir temel metodolojik farklılık yokmuş gibi görünebilir: Her iki alanda da bilim adamları, belli görüngüler arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca anlaşılır kılmak için, sınırlı belli bir görüngü grubu için genel kabul görecek yasaları keşfetmeye çalışırlar. Oysa aslında böyle metodolojik farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomi alanında genel yasalar bulunması, gözlenen ekonomik görüngünün, yalıtık olarak değerlendirilmeleri çok zor olan birçok faktör tarafından etkileniyor olması nedeniyle güçleşir. Ayrıca, insanlık tarihinin sözde çağdaş dönemi olarak adlandırılan dönemin başlangıcından bu yana birikmiş deney, çok iyi bilindiği gibi, nitelik olarak ekonomiyle özel bir ilişkisi olmayan nedenlerden etkilenmiş ve o nedenlerle sınırlanmıştır. Örneğin, tarihteki büyük devletlerin çoğunluğu varlıklarını fetihlere borçluydular. Fatih halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmiş ülkenin imtiyazlı sınıfı durumuna getirdiler. Toprak sahipliği tekelini aldılar ve yine kendi saflarından bir rahiplik kurumu oluşturdular. Rahipler, eğitimi kontrol edip, sınıf ayrımını kurumsallaştırdı ve sosyal davranışlarına yön verdikleri geniş ölçüde bilinçsiz halkı güdecek bir değerler sistemi yarattılar.
Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dün başlamıştır; Thorstein Vebren’in insan gelişiminin “yırtıcı dönemi” olarak adlandırdığı şeyin üstesinden hiçbir yerde gelebilmiş değiliz. Gözlemlenebilir ekonomik olgular bu aşamaya aittirler ve onlardan çıkardığımız yasalar da diğer aşamalar için uygulanabilir değildir. Sosyalizmin asıl amacı tam da bu durumun üstesinden gelmek ve insan gelişiminin yırtıcı dönemini aşmak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna pek fazla ışık tutamaz. İkinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca doğru yöneltir. Bilim ise amaçlar yaratamaz ve onları insana aşılayamaz; bilim, olsa olsa, belli amaçlara ulaştıracak araçları sunabilir. Fakat amaçların kendileri, yüce ahlaki ideallere sahip kişilikler tarafından tasarlanır -eğer bu amaçlar ölü doğmuş değil, aksine canlı ve güçlü iseler- ve yarı bilinçsiz bir biçimde, toplumun yavaş evrimini belirleyen çok sayıdaki insan tarafından benimsenir ve ileriye doğru taşınır.
Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarına dair olduğu zaman, bilimi ve bilimsel yöntemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum örgütlenmesini etkileyen sorunlar üzerinde söz söyleme hakkının yalnızca uzmanlarda olduğunu sanmamalıyız. Bir süredir, sayısız ses, insan toplumunun bir krizden geçmekte olduğunu ve istikrarının ciddi bir biçimde tahrip edildiğini söylüyor. Böylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait oldukları küçük ya da büyük gruba kayıtsız, hatta düşman hissetmesi karakteristiktir. Söylemek istediğimi daha iyi anlatabilmek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savaş tehdidi üzerinde tartışıyorduk. Bana göre, insan varlığını ciddi bir biçimde tehlikeye atacak olan bu tehdidi önlemenin tek yolu, uluslarüstü bir örgütlenmeydi. Bu sözlerim üzerine, ziyaretçim, oldukça sakin ve soğukkanlı bir biçimde, bana, “İnsan soyunun yok olmasına neden bu kadar karşısınız?” dedi.
Eminim ki, bundan yüz yıl önce, hiç kimse, bu türden bir sözü bu kadar düşünmeden sarf etmezdi. Bu söz, kendi içinde bir denge kurmak için boşu boşuna çabalamış ve sonunda, az ya da çok, başarı umudunu yitirmiş birisinin ifadesidir. Bugünlerde çok sayıda insanın yaşadığı o acılı yalnızlık ve yalıtılmışlığın dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir çıkış yolu var mı? Bu soruları sormak kolay, onlara garantili bir yanıt bulmak zordur. Yine de, duygu ve uğraşlarımızın çoğu kere birbirine çelişik ve anlaşılmaz olduğunu, basit ve kolay formüllerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme rağmen, bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. İnsan, aynı zamanda hem tek başına, hem de toplumsal bir varlıktır. Tek başına bir varlık olarak, kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel arzularını tatmin etmeye ve doğuştan olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal bir varlık olarak ise, diğer insanların onayını ve sevgisini kazanmaya, zevklerini paylaşmaya, üzüntülü anlarında onları teselli etmeye ve onların yaşam koşullarını iyileştirmeye çabalar. İnsanın o özel karakteri bu çeşitli, sık sık çelişen çabaların varlığı sayesinde oluşur ve bunların özgül bileşimleri, bireyin, kendi iç dengesini sağlama ve toplumun geleceğine katkı yapabilme düzeyini belirler. Bu iki dürtünün göreceli gücünün, esas olarak kalıtım tarafından belirlenmiş olduğu kuvvetle muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya çıkan kişilik, geniş ölçüde, insanın gelişmesi sırasında kendini içinde bulduğu çevre, içinde yetiştiği toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belli davranış türlerini onaylaması tarafından biçimlenir. Soyut “toplum” kavramı, birey için, çağdaşları ve daha önceki kuşaklar ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamı demektir. Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak fiziksel, entelektüel ve duygusal bir varlık olarak topluma öylesine bağlıdır ki, onu toplum çerçevesi dışında düşünmek ya da anlamak mümkün değildir. İnsana yiyecek, giyecek, ev, iş aletleri, dil, düşünce biçimleri ve düşüncenin içerdiklerinin çoğunu sağlayan toplumdur. İnsanın yaşamı, hepsi de o küçücük “toplum” sözcüğünün ardına gizlenmiş olan geçmişteki ve bugünkü milyonların çaba ve başarıları ile olanaklı kılınır.
Demek ki, bireyin topluma bağımlılığı, tıpkı karınca ve arı örneklerinde olduğu gibi, yok edilemeyecek bir doğal olgudur. Bununla birlikte, karınca ve arıların tüm yaşam süreci, en küçük ayrıntısına dek, katı kalıtsal içgüdüler tarafından belirlenmişken, insanın sosyal seyri ve karşılıklı ilişkileri çok çeşitlidir ve değişime açıktırlar. Bellek, yani yeni bileşimler oluşturma yeteneği ve sözlü iletişim, insanlar arasında, biyolojik gereksinimlerin dikte etmediği gelişmeleri mümkün kılmıştır. Bu türden gelişmeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve örgütlenmelerde; edebiyatta, bilimsel ve mühendislik başarılarında, sanat yapıtlarında gösterir. Bu durum bize, insanın kendi davranışları sayesinde kendi yaşamını etkileyebildiğini ve bilinçli düşünce ve arzulamanın bu süreçte nasıl rol oynadığını belli bir noktaya kadar açıklar.
İnsan, doğarken, kalıtım sayesinde, insan türüne özgü doğal güdüler de dahil olmak üzere, sabit ve değişmez olduğunu düşünmemiz gereken biyolojik bir anayasa edinir. Ayrıca, yaşam süresi boyunca, iletişim ve diğer etkilenmeler yoluyla toplumdan adapte ettiği kültürel bir anayasa da kazanır. Değişime açık olan ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen de bu kültürel anayasadır. Modern antropoloji bize, sözde ilkel kültürlerin karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranışlarının, yaygın kültürel modellere ve toplumda egemen örgütlenme tiplerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebileceğini öğretmiştir. Bu temelde, insan türünün yaşama koşullarını iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilirler: İnsan, biyolojik anayasası gereği, birbirini yok etmeye ya da kendi yarattığı insafsız bir yazgının kurbanı olmaya mahkûm edilmiş değildir. İnsan yaşamını mümkün olduğunca yetkinleştirmek için toplumun yapısının ve insanın kültürel duruşunun nasıl değiştirilmesi gerektiğini soracak olursak, değiştiremeyeceğimiz bazı kesin koşullar olduğu gerçeğinin sürekli bilincinde olmalıyız. Daha önce belirtildiği gibi, biyolojik insan doğası, ne amaçla olursa olsun, değişime açık değildir. Üstelik, son birkaç yüzyılın teknolojik ve demografik gelişmeleri, artık kalıcılaşan bazı koşullar yaratmıştır.
Varlıklarını sürdürebilmek için zorunlu olan metalara bağlı olan görece kalabalık yerleşimli toplumlarda, aşırı bir işgücü bölünmesi ve çok merkezileşmiş bir üretim aygıtı kesinlikle gereklidir. Geriye baktığımızda, şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere kapandı. İnsanlığın, gezegen çapında bir üretim ve tüketim toplumu haline geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu noktada, zamanımızın krizinin özünü neyin oluşturduğunu kısaca dile getirmek istiyorum. Bu öz, bireyin toplumla ilişkisine dair. Birey, topluma olan bağımlılığının her zamankinden daha çok bilincine varmıştır. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir özellik, organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil; aksine, doğal haklarına ve hatta ekonomik varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Üstelik, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. İnsanın, o kısa ve tehlikelerle dolu yaşamını anlamlandırmasının tek yolu, kendini topluma adamasıdır.
Bence kötülüğün gerçek kaynağı, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik anarşi. Önümüzde koca bir üreticiler topluluğu görüyoruz; bu topluluğun üyeleri ise, durmaksızın birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuçlarından mahrum bırakmak için çabalıyorlar. Bunu zor kullanarak değil, yasalaşmış kurallara körü körüne inanarak gerçekleştirmekteler. Bu bağlamda, üretim araçları -yani, tüketim metaları ve ek sermaye metaları üretmek için gereken üretim kapasitesinin bütünü- yasal olarak bireylerin özel mülkiyeti olabilmekteler ve öyleler.
Daha kolay anlaşılsın diye, aşağıdaki tartışmada -kelimenin alışılagelmiş günlük kullanımına tam olarak denk düşmemesine rağmen- üretim araçlarının sahibi olmayanların tümünü “işçiler” olarak adlandıracağım. Üretim araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alır konumdadır. İşçi ise, üretim araçlarını kullanarak, kapitalistin mülkiyeti haline gelen yeni metalar üretir. Bu süreçteki temel nokta, işçinin ürettiği ile karşılık olarak aldığı arasındaki ilişkidir; bunların her ikisi de gerçek değer ölçüleriyle belirlenir. İş akdi ne kadar “serbest” olursa olsun, işçinin aldığı ücret, ürettiği metaların gerçek değeri tarafından değil; işçinin asgari ihtiyaçları ile kapitalistlerin, iş bulmak için birbiriyle yarışan işçilerin sayısına bağlı olarak, işgücüne duyduğu gereksinim tarafından belirlenir. İşçinin ücreti, teoride bile, ürettiğinin değeri tarafından belirlenmez.
Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabet, kısmen de teknolojik gelişme ve emeğin giderek gelişen işbölümünün, küçük olanlar aleyhine daha büyük üretim birimlerinin oluşumunu teşvik etmesi nedeniyle, az sayıda elde yoğunlaşma eğilimindedir. Bu gelişmelerin sonucu ise bir özel sermaye oligarşisidir; bu sermayenin olağanüstü gücü, demokratik yoldan örgütlenmiş siyasi bir toplumda bile denetim altında tutulamaz. Yasama organı üyeleri siyasi partiler tarafından seçilmektedir; bu partiler ise büyük oranda özel kapitalistler tarafından finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir. Yani özel kapitalistler, seçmenler ile seçilenleri birbirinden ayırır. Sonuçta halkın temsilcileri, nüfusun olanakları kısıtlı bölümünün çıkarlarını yeterince korumazlar. Ayrıca, özel kapitalistler, mevcut koşullar altında, temel enformasyon kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol ederler: Basın, radyo, eğitim. Bu nedenle, birey-vatandaş için nesnel sonuçlara ulaşmak ve siyasi haklarını zekice kullanmak son derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksızdır.
Demek ki, sermayenin özel mülkiyetine dayanan bir ekonominin baskın niteliği iki ana ilke tarafından belirlenir: Birincisi; üretim araçları (sermaye) özel mülk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunları istedikleri gibi kullanırlar. İkincisi, iş akdi serbesttir. Elbette, bu bağlamda, saf bir kapitalist toplum yoktur. Altını çizmek gerekir ki, işçiler, uzun ve şiddetli bir siyasi mücadele sonucunda, belli işçi kategorileri için daha gelişmiş bir “serbest iş akdi” elde etmeyi başarmıştır. Fakat bir bütün olarak ele alındığında, günümüz ekonomisi “saf” kapitalizmden pek de farklı değildir. Üretim fayda için değil, kâr için sürdürülür. Çalışabilecek durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman iş bulabilmesi mümkün değildir; hemen her zaman bir “işsizler ordusu” vardır. İşçi devamlı işini kaybetme korkusu içindedir. İşsiz ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa oluşturmadıkları için, tüketim mallarının üretimi düşer ve sonuçta büyük bir sıkıntı doğar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin çalışma yükünü hafifletmeden çok, daha fazla işsizlikle sonuçlanır. Kapitalistler arasındaki rekabetle bağlantılı olarak, kâr dürtüsü, sermaye birikimi ve kullanımında dengesizliğe yol açar ki, giderek daha da şiddetlenen bunalımların nedeni budur. Sınırsız rekabet, büyük ölçüde emek israfına ve daha önce belirttiğim gibi, bireylerde toplumsal bilinç tahribine neden olur.
Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Tüm eğitim sistemimiz bu kötülükten zarar görüyor. Aşırı abartılmış bir rekabetçi tutum aşılanan öğrenci, gelecekteki meslek yaşamına hazırlık olarak, açgözlüce başarıya tapacak bir biçimde eğitiliyor. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Böyle bir ekonomide, üretim araçları topluma aittir ve planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre düzenleyen planlı bir ekonomi, yapılacak işi, bunu yapabilecek herkesin arasında eşit olarak dağıtacak ve her erkek, kadın ve çocuğun geçinmesini garanti edecektir. Bireyin eğitimi ise, günümüz toplumundaki gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, onun doğuştan yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, onu diğer insanlara karşı sorumluluk duygusu içinde yetiştirmeye çalışacaktır.
Bununla birlikte, planlı bir ekonominin henüz sosyalizm olmadığının hatırlanması gerekir. Planlı bir ekonomiye, bireyin tümüyle köleleştirilmesi de eşlik edebilir. Sosyalizmin kuruluşu, son derece zor bazı sosyo-ekonomik sorunların çözümünü gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gücün tam olarak merkezileştiği bir durumda, bürokrasinin tüm gücü elinde toplamasına ve kendini beğenmiş bir hale gelmesine nasıl engel olunur? Bireyin hakları nasıl korunur ve böylece, bürokrasinin gücüne karşı, demokratik bir denge nasıl sağlanır? İçinde bulunduğumuz bu geçiş çağında, sosyalizmin amaç ve sorunları hakkında net tutum almak son derece önem taşımaktadır. Mevcut şartlar altında, bu sorunların özgürce ve engellenmeden tartışılması tabu haline geldiğinden, Monthly Review dergisinin yayına başlamasının önemli bir kamu hizmeti olacağı kanısındayım.
Büyük fizikçi Albert Einstein’ın bu yazısı, ABD’de yayınlanan Monthly Review adlı aylık derginin Mayıs 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayısından alındı. Yazı, ilk olarak aynı derginin ilk sayısında ilk yazı olarak, 1949’da yayınlanmıştı.

Sevgilerimle..

ZehirliÖrümcek dedi ki...

Abooooovv!Hoca ne yaptın yaa?

orpen dedi ki...

Hülya Hanım öncelikle araştırmacı gazeteciliğiniz için tebrik ediyorum.Hikayeler hoş.

Ancak Taylanovun tespitini ben de hep merak etmişimdir. O yüzden şehir efsanelerine her zaman kuşku ile bakmışımdır.
Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? merak ediyorum.Başarılar.

hülya'da buluşalım dedi ki...

Orpen Bey,bu yorumunuzu okuyunca kendi blogunuzda yazdığınız,POMPALANAN BAŞARI HİKAYELERİ isimli o güzel yazınız aklıma geldi.o yazınızda da Steve Jobs u örnek vererek bu tarz başarı hikayelerinin abartıldığından/anlatım amacından saptığından bahsediyordunuz.bu konudaki fikrimi blogunuzda belirtmiştim.ancak bu sayfada geçen hikaye bana göre bir başarı hikayesi değil,gerçi çoğu zaman değerlendirmeler bakış açınıza göre değişebilir ama ben bu hikayeyi başarı hikayesi olarak okumadım.ben okuduğumda,insanın kendisine güvenmesinin nekadar önemli olduğunu,ünvan/titri sahibi olmanın elbette çok önemli olduğunu ancak onu kullanacak bir "beyin" yoksa titri olmayan ama "beyni" olan birisinin sizi çok rahat alabora edebileceğini düşündüm...bu hikayede,kaçış yolu susmak ve derse devam eden hocayı dinlemeye devam etmekdi, çıkış yolu ise kendine,bilgine ve düşüncelerine olan güveninden aldığın güçle hocaya cevap vermekdi...bence doğrusunu yaptı öğrenci. yalnış anlaşılmasın,elbette herkese ve herşeye cevap vermek değil doğrulukdan kastım,öyle birşey yapan kişi zaten yeldeğirmenlerine karşı savaşan Don Kişot tan başka kime benzerki ... burada adı geçen kişinin A.Eistein olduğu söyleniyor , bilemem doğrumu değilmi ama bu hikayeyle bağlantısı olsun yada olmasın o adam bana göre zaten efsane...o nun gerçek hayat hikayesinin tamamını okudunuzmu bilemiyorum ama maddi kazancı herzaman bırakın birinci ikinciyi neredeyse beşinci sırada düşünen gerçek bir bilim adamı.insanlar atomu savaşlarda birbirlerini öldürmek için kullanıyorlar diye atomla ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı kendine kızan ve bukadarda "insan olan" bir adam o...steve jobs yada türevi kişilerin başarı hikayeleri genelde ticari mutlu sonla biten hikayelerdir,okurum,çokda keyifle okurum ama okurken de amacım adı geçen kişiyi onere etmek değil onun deneyip başarılı olduğu şeyleri kendi hayatıma nasıl uyarlarım bana faydası zararı olurmu şeklinde düşünmekdir... farklı yollardan gitsekde aslında sizinle bütünle baktığımızda/sona geldiğimizde aynı fikirdeyim,pek çok başarı hikayesi pompalanıyor ve efsane olarak kulaktan kulağa dolaşıyor... üst sıralarda belki okumuşsunuzdur sevgili zehirli örümcek "insanlar mantığa değil mantığın nereden geldiğine bakıyorlar" şeklinde yorum yapmış,çok hoşuma gitti,aynen öyle o diyorsa doğrudur o yapıyorsa vardır bir sebebi şeklinde yaklaşılır genelde durum değerlendirmelerine... zaten bu hikayenin altında a.eistein in adı olmasaydı bence zehirli örümcek,siz ve taylanov bu şekilde yorum yapmayabilirdiniz.isim sizin ilginizi çekti, farklı yaklaştınız konuya şeklinde düşünüyorum...hatta pekçok kişi bu hikayeyi şimdi yada geçmişte başka biryerde okuduğunca " vay be eistein ten la aşık atılırmı" yada "enistein harbi akıllıymış ha! " diye aklından geçirmiştir. oysa konu eistein değilki burada...ama demişya şu herşeyi bilen atalarımız "sen ne anlatırsan anlat,anlattıkların karşındakinin anladığı kadardır" diye... ha işte öyle birşey :))
teşekkür ederim ilgilendiğiniz ve düşüncenizi yazmaya üşenmediğiniz için...

hülya'da buluşalım dedi ki...

Ahmet Hocam, sevgi ve saygılarımla diyorum...teşekkür ederim,bilgi desteğiniz için...

уαѕємiη dedi ki...

ben bu konuya yorum yapmıştım ama bakayım dedim baktımm ama yazdığım yorumu göremedimm :))

burda bahsedilen güvenle alakalı bana göre kendine güvenip konuyu devam ettirmesi bilgisine güvenmesi herkesin harcı değil bu zamanda

düşünceler ardı ardına sıralanış doğrular ve gerçekler üzerine

yine çok güzel bir paylaşımdı canım teşekkürler

уαѕємiη dedi ki...

ben bu konuya yorum yapmıştım ama bakayım dedim baktımm ama yazdığım yorumu göremedimm :))

burda bahsedilen güvenle alakalı bana göre kendine güvenip konuyu devam ettirmesi bilgisine güvenmesi herkesin harcı değil bu zamanda

düşünceler ardı ardına sıralanış doğrular ve gerçekler üzerine

yine çok güzel bir paylaşımdı canım teşekkürler

hülya'da buluşalım dedi ki...

yasemincim,yorumun gelmedi ama bazende bak bunda olduğu gibi iki kere geliyor.göresin diye yayınladım:) sistemden olabilir.bende bazen yazıyom yazıyom sonra gönder diyorum ama nereye gönderiyorum anlamıyorum.geçen akşam taylanov un yazısında oldu.nasılda kaptırıp yazmıştım bi bilsen ama göndere bastım malesef çöpe gönderdim heralde.acaip kızmıştım sisteme.emeğimi çalıyorlar:))

BETÜL dedi ki...

Hülya hanımcımmm, nerelerdesinnnn, cumartesileri de çalışıyorsun, sanırsam :)öpüorum canım. iyi hafta sonları.

hülya'da buluşalım dedi ki...

betülcüm, canım benim, çalışıyormuyum yaşıyormuyum bazen bende karıştırıyorum :)gün içinde bazen cepten bağlanıyorum , maillere bakıyorum ama onun dışında pek bi işlem yapamıyorum...zaten evimde ayaklarımı uzatıp kahvemi yada diet pepsimi alıp bilgisayarımın başına geçmeyince keyfi olmuyor bu ekranın... bugün pazar ve bugün okuyorsan iyi pazarlar ailece size...

www.seyitali.net dedi ki...

güzel bir hikaye imş.çok hoşuma gitti.paylaştığın için teşekkür ederim.

Ceren dedi ki...

çok etkilendim..hiç bu açıdan düşünmemiştim gerçekten.

hülya'da buluşalım dedi ki...

Ceren ve Seyitali.com , teşekkür ederim düşüncenizi üşenmeden yazdığınız için.

Yorum Gönder

fikrinizi paylaşmanız nekadar güzel.

 

A N A S A Y F A y a dön



RSS ile takip et / Subscribe



twitter


design by h ü l y a k o n a r © 2009

powered by blogger

resolution : 1024x768px | best view : Firefox or Internet Explorer 7


sayfa başına dön





My name is Hülya Konar , a NLP Master Trainer , a life coaching , an education coaching and connoisseur of bright , blinky , shiny things in I s t a n b u l , T ü r k i y e ...

I love my life ♥

Coaching is a designed alliance between coach and client where the coaching relationship continually gives all the power back to you , the client.

I believe that you know the answers to every question or challenge you may have in your life , even if those answers appear to be obscured , concealed or hidden inside .

My skills are about knowing the right questions to ask and having the right tools and techniques to empower you to find those answers within yourself .

H ü l y a

" Go confidently in the direction of your dreams ! Live the life you've imagined . As you simplify your life , the laws of the universe will be simpler . "

C o n t a c t_ m e .

If you'd like to share any greetings , comments or anythings ! Your e - mail makes me happy :)

e - mail : m e