hülya konar'ın kişisel değişim ve gelişim, kariyer, iş hayatı, insan ilişkileri konusunda bilgi, kişisel tecrübe ve gözlemlerini paylaştığı web günlüğü. hülyaca ❤: Şubat 2008

'ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü



'Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla
sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden
emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu...

Oysa tersine bir yolculuk var gibi. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan,
o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun.
Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer
'hiçbir şeyi' olmamak oluyor.

Hafızamızın bizden bağımsız bir hayat sürdürdüğünden şüpheleniyorum bazen,
kaybolduğunu sandığımız nice anı, nice çehre, söz, cümle, yazı, kendi derinliğiyle bulanıklaşmış kanalların içinde varlıklarını sürdürerek yüzüp duruyor; sonra birden, neredeyse ilk günkü kadar taze ve parlak olarak beliriveriyorlar, o zamana kadar niye saklanmışlardı ve o gün ortaya niye çıktılar, bunu hiç bilemiyoruz.

Geçenlerde, her mevsimden kendinde bir şeyler taşıyan kararsız bir sabah vakti,
beyaz yelkenler gibi şişen bulutlarla çocuksu bir güneşin yaşadığı saklambaçın
bir yağmura mı yoksa ılık bir güne mi döneceğini kestirmeye çalışarak,
uzaktan kremalı bir pasta gibi gözüken uçuk sarıya boyanmış konağa yaklaşırken, Goethe'nin Frau von Stein'a yazdığı bir ayrılık mektubundan bir satır, görünürde kendisini çağıran hiç kimse olmadığı halde çıkıp geliverdi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk' diye yazmıştı Alman şiirinin Zeus'u.

'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık...'

Bu kısa mektubun tümünü okumak için duyduğum ani istekle hemen eve dönüp
'Goethe'nin Mektupları'nı çıkardım.

Kendisinden yedi yaş daha büyük olan, evli ve dört çocuk sahibi soylu kadına
bu mektubu yazdığında Goethe yirmi yedi yaşındaydı, bütün hayatını geçireceği
ve 'Ben Weimar'lı bir dünya vatandaşıyım' diyeceği Weimar'a geleli henüz bir yıl olmuştu. Daha o yaşında, çok az yazara nasip olmuş olağanüstü bir şöhretin tadını çıkarıyordu, yirmi altı yaşındayken yazdığı 'Genç Werther'in Acıları' yalnızca Almanya'da değil bütün Avrupa'da büyük ilgi görmüş, kıtanın hemen hemen her yanında gençler Werther gibi giyinip Werther gibi konuşmaya, Werther gibi ölmeye başlamışlardı. Sokaklarda, Werther'in kitapta anlatılan kıyafetine bürünmüş, altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon, fırfırlı pantolon, fırfırlı beyaz gömlek giymiş binlerce genç dolaşıyordu.



Goethe'nin bu kitabında, çok yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Charlotte Buff'a duyduğu aşkı ve bu imkânsız aşk nedeniyle çektiği acıları çok içten anlattığı için gençleri bu kadar etkilediği söyleniyordu. Sonunda çareyi tutkuyla sevdiği kadının yanından kaçmakta ve duygularını yazıp kurtulmakta bulmuştu.

O büyük aşkın ertesinde rastlamıştı bir başka Charlotte'a.
Charlotte von Stein zarafeti ve etkileyici kültürüyle bağlamıştı genç yazarı kendisine. Zor bir ilişkileri vardı. Sık sık yaptıkları kavgalardan birinde Goethe işte o mektubu yazmıştı.

'Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk... Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam, bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.'

İnsana ait bütün duyguları şiirlerinde ve yazılarında anlatan Goethe, sanki anlattıklarını daha iyi bilebilsin diye tanrının kendisine bağışladığı bütün çelişkileri ruhunda barındıran bir yazardı ve elbette ki bir aşk ilişkisini tek bir mektupla bitirebilecek birisi değildi.

İlişkileri, Goethe çok daha genç ama çok daha basit bir kıza aşık olup onunla evlenene ve Von Stein'ı 'Cenazemi onun evinin önünden geçirmeyin' dedirtecek ölçüde kızdırana kadar uzun yıllar sürdü. 'Birbirlerinin hiçbir şeyi olmayacakken herşeyi olmaya' devam ettiler.

Hem çok sevdiği hem çok beğendiği biriyle 'onun hiçbir şeyi olmamak' üzere yola çıkıp onun herşeyi olmaya varmak, kabul etmeli ki, insanın ilgisini çeken bir macera.

Hele bunun 'birbirlerinin herşeyi olmak için yola çıkıp birbirlerinin hiçbir şeyi olan' insanların çoğunlukta bulunduğu bir dünyada yaşandığını düşünürseniz, daha baştan 'birbirinin hiçbir şeyi olmamaya' karar vermenin sihrinin etkisinden pek kurtulamazsınız.

'Sen benim hiçbir şeyim olmayacaksın ve ben senin hiçbir şeyin olmayacağım' deyişteki korkunç vazgeçiş, hep biraz uzakta kalıp, aradaki bağın, kararlarla, sözlerle, açıklamalarla, nikâh kağıtlarına atılan imzalarla, birbirinin sahibi olabilmek için duyulan isteklerle değil de yalnızca karşısındakine hissedilen sevgiyle sürebileceğine olan muhteşem inanç, bir aşkı bir buçuk asır sonra da hatırlanır kılıyor elbet.

'Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu; kimse kimsenin 'herşeyi olamayacağından' sonunda insanı sıkıntıyla bunaltarak, karşısındakinin 'hiçbir şeyi olmama' isteğine sürüklüyor herhalde.

Tersine bir yolculuk varmış gibi gözüküyor.
Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor.

Hiçbir şeyden başlayan macera artarak, çoğalarak, genişleyerek büyüyor.
Herşeyden başlayan ise sürekli eksilmeye, azalmaya, sonunda yok olmaya
mahkum gözüküyor. 'Birbirlerinin herşeyi olmak' gelip bir sınıra dayanmanın, her türlü hareketten, kıpırtıdan yoksun iki kişilik bir hapishanenin temellerini atmanın parolasına dönüyor. Sanırım, yeryüzünde birbirini seven hiç kimse 'birbirinin hiçbir şeyi' ya da 'birbirinin herşeyi' olmayı becerememiştir, ikisi de imkânsızdır çünkü.

Birbirinizi seviyorsanız 'birbirinizin hiçbir şeyi' olarak kalamazsınız, sevgi hareket eder, yürümek, ilerlemek, 'herşeyi olmaya' doğru gitmek ister, sonunda 'herşeyi olursanız' ondan sonrası bir ayrılık mektubudur ya da daha fenası,
bir sıkıntı
ve
kaçış.

Biz, Birbirimizin Hiçbir Şeyi!
Ahmet Altan

...

Sadece ilişkilerde değil, hayatımızın tüm alanında HiÇ BiRŞEY OLABiLMEK! ne kadar önemli ve güzel "birşey" aslında... Başarabilebilenlerin çok şanslı olduğuna inanıyorum.

"Hz. İsa bu dünyayı tamamen boşamıştı: O kadar ki , en sonunda kala kala sakallarını taradığı bir tarağı, bir de su içtiği kabı kalmıştı.
Günün birinde sakalını elleriyle tarayan bir adam gördü ve tarağını bıraktı.
Elleriyle su içen bir adamı gördüğünde de kabını fırlattı attı.."





yazının tamamı

Formula 1 ve iş dersleri



"Üst düzey performans: F1’den İş Dersleri
(Performance at the Limit: Business Lessons from F1 Motor Racing)"


isimli kitabın yazarlarından Pasternak'ın
bir röportajını okudum azönce.

İnovasyon, iş dünyası yada kişisel gelişim konularıyla
ilgilenenler için paylaşmak istiyorum bu röportajı...




Strateji, performans, rekabet, inovasyon ve teknoloji.

İş dünyasının bu muhteşem beşlisinin, en az iş dünyası
kadar hayati önem taşıdığı bir spor var: Formula 1 .

Belki de bu özellikleri nedeniyle F1, iş dünyasının
birçok önemli ismini kendine çekiyor.
Bu kişiler, kendi yaşamlarındaki zorlu rekabet şartlarını
F1 pistinde görmekten zevk alıyor.

30 yılı aşkın süredir, dünyanın çeşitli ülkelerinde
danışman olarak çalışan Ken Pasternak da bu sporla
iş dünyası arasındaki benzerliği ve işadamlarının
F1 tutkusunu fark etmiş, dahası kitap haline getirmiş.

Pasternak’ın, F1 ile iş dünyası arasındaki benzerlik üzerine
yoğunlaşması uluslararası bir hukuk firması sayesinde olmuş.
Bu hukuk firması, Pasternak ile kitabın diğer iki yazarından,
avukatları için F1 üzerine kurulmuş bir eğitim programı
hazırlamalarını istemiş.

Avukatlarının tavsiye verdikleri işadamlarının içinde
bulundukları şartları deneyimlemesini isteyen firma sayesinde
eğitimciler, bunun eğlenceli ve ilginç bir yöntem olduğunu,
ayrıca F1’de ve iş dünyasında iyi kararlar vermek arasında
birçok paralellik bulunduğunu fark etmiş.

Böylece tüm bu dinamikleri bir araya getirerek F1’den
İş Dersleri
kitabını ortaya çıkarmışlar.

Pasternak, “İş dünyasıyla tüm sporlar arasında birçok benzerlik
var ancak F1,uluslararası doğası nedeniyle diğerlerinden ayrılıyor.
Bu spor dünyanın çok farklı ülkelerinde yapılıyor,
ayrıca hiper rekabetçi” diyor ve bir takımın yarış sezonu boyunca
her hafta aynı performansı sergilemesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Pasternak,iş dünyasındaki en önemli problematiklerden
biri olan takım ruhu konusunda F1 ile iş dünyası arasında
büyük fark olduğunu söylüyor:

“F1’in artı bir yönü var;
bu çocukların çalıştığı kadar uzun saatler boyunca çalışan
herkes çok tutkulu olur.
İş dünyasında bu tür tutkuyu ve özveriyi yaratamamak anlaşılır bir şey.

Bu soruyu yanıtlayacak çok temel bir felsefem var:
İnsanlar yaptıkları işte eğlenmiyor.
Bu nedenle tutku duymak onlar için çok zor.”

Tutkunun, organizasyon kültürünün nasıl yaratılacağı,
insanların her gün işe gelmeleri ve en iyi performanslarını
göstermeleri için nasıl motive edileceğiyle doğrudan bağlantılı
olduğuna dikkat çeken Pasternak,
Eğer bunun için bir cevabım olsaydı
varlıklı bir insan olurdum ve o kitabı yazmazdım.
Ama bu, bildiğiniz her şeyin bir kombinasyonu.
Güçlü insanların gerçekten inanacağı
ve parçası olmak isteceği bir vizyon yaratacak,
insanları karar vermeye ve aksiyon almaya yöneltecek
liderlere ihtiyaç var
” diyor.

İnsanların izole edildiklerini ve kendi küçük alanlarında
çalıştıklarını hissettiklerinde diğer çalışanlarla bağlı olduklarını
göremediklerini söyleyen Pasternak,
takım ruhu konusundaki problematikte temel bir noktayı işaret ediyor:

“Aslında çalışanlar takım değil.
Onlar, bir çalışma grubundaki bireyler.
Ortak amaçları ve hedefleri paylaşmıyorlar.
Bir araya geldiklerinde şirketin hedeflerini gerçekleştirmek için
ortak risk almaya hazır değiller.
Ama bunu gerçekleştirmek gerekiyor ve bu konuda bir problem varsa,
ben bunu yöneticiye yüklerim.



Uygun ortamı yaratmak için işini yapmıyor demektir.

Yönetici de ‘Patronuma bakıyorum, o da bunu yapmıyor’ diyebilir.

Demek ki her şey en tepeden başlıyor.

Liderler yalnızca iyi takım çalışması ve motivasyondan bahsetmemeli.

Onlar birer rol modeldir ve o şekilde davranmalıdırlar.

Çünkü eğer liderseniz, sevseniz de sevmeseniz de
her zaman sahnedesinizdir.

Söylediğiniz, yaptığınız her şey çalışanlar tarafından gözlemlenir.

Eğer liderler söylediklerini yapmazsa,
sözleri daha az güvenilir oluyor.”


yazının tamamı

freecycle.org Türkiye 'de



İnternet sitesi Freecycle, ellerindeki eşyaları
bedelsiz olarak vermek isteyenler ile
onlara ihtiyaç duyabilecekleri buluşturuyor.

Freecycle gruplarının tüm dünyada 4,5 milyon üyesi var.
Ankara, Bolu, İstanbul ve İzmir’de yaşayanlar da kendi
Freecycle gruplarını kurmuşlar bile...




ATSAN ATILMAZ, SATSAN SATILMAZ...
FREECYCLE GRUPLARINDA EL DEĞİŞTİRİR...


Hiç okumadığınız ama atmaya kıyamadığınız kitaplar, dergiler...
Dolapta bir yığın haline dönen kullanılmayan eşyalar...
Atsan atılmaz, satsan satılmaz...
Peki ne yapılır?

1 Mayıs 2003’te Tucson Arizona’da bu soru
Freecycle hareketini başlatmış...

Freecycle, elinde kullanmadığı eşyalar olanlar ile,
o eşyalara sahip olmak isteyenleri,
tamamen ücretsiz olarak e-mail yolu ile birleştirmeye
ve geri dönüşümü arttırmaya çalışan, uluslararası bir proje.

Tüm üyeler eşyalarını burada sunabilir veya aradıkları eşya
için istekte bulunabilirler.
Ama temel kural burada sunulan veya aranan her eşyanın
ücretsiz olması.

Freecycle Grubu Ankara, Bolu, İstanbul
ve İzmir’de yaşayan herkese açık.

Üyelik ücretsiz.

Freecycle Istanbul grubu sitelerinde amaçlarını şöyle anlatıyor:
“Amacımız hala kullanılabilir olanlara, değerlerini vermektir.
Zaten üretilmiş olanı kullanmakla, gereksiz tüketimi azaltabilir,
daha az üretime sebebiyet verir ve bunun dünya üzerindeki
zararlarını azaltabiliriz.
Freecycle grubunu kullanmanın başka bir avantajı da,
ihtiyaç duymadığımız eşyalardan kurtulmak ve
toplumsal katılımı arttırmak olabilir.”

İSTANBUL FREECYCLE GRUBUNA ÜYE OLMAK
YADA BİLGİ ALMAK İÇİN
BURADAN GİRİŞ YAPABİLİRSİNİZ ...




yazının tamamı

yüreğimizi küskünlüğe alıştırmayalım



"Düşünüyorum da, sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek!
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
naif yönlerimizin keşfedilmesi,
cesaretsizliğimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması
sanki, zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız!

Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk?

Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize ?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutusmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.

Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?

Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin o uçucu, masum,
sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karsımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
İncinsek, yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak?
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu.
Denesek. Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
O zaman fark edeceğiz, Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi, kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.

Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylasmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, sartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve kosullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.

Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.

Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum edıyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.

Ne çıkar atesböceği sansalar bizi?"






yazının tamamı

siz hayallerinizden sıfır aldınız mı ?






Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir
at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.

Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi
kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak
ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını
istedi hocası..

Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık
bir kompozisyon yazdı.

Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak
1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi..

İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.

"Neden "0" aldım?"
diye merakla sordu hocasına, çocuk..

"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası..

"Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor.
Bunu başarman imkansız" dedi ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra
yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."

Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü.

Babasına danıştı.

"Oğlum" dedi babası
"Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini
hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..

"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi.."


O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.

Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu:

Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini
bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.

Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
"Sana şimdi söyleyebilirim.
Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım.
O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."


yazının tamamı

kötü yöneticiler ruh sağlığını bozuyor



İsveç’te yapılan bir araştırma, kötü yöneticilerin çalışanların
kalp sağlığını etkilediğini ortaya koydu.

Karolinska Üniversitesi Stres Araştırma Enstitüsü tarafından
yapılan araştırmada, kötü niyetli ve beceriksiz bir yöneticinin,
erkeklerde kalp krizi riskini yüzde 60 oranında arttırdığı görülürken,
kadınlarda bu oranın daha düşük olduğu tespit edildi.

Araştırma, 3 bin 160 erkeğin yöneticileriyle ilişkilerinin
9 yıl boyunca izlenmesi ve kanlarındaki
stres hormonunun ölçülmesiyle yapıldı.

Araştırmada, iş yerinde kötü bir yöneticiye sahip erkek çalışanların
kanlarındaki stres hormonunun yüksek olduğu belirlendi.



Araştırma sonucunu yorumlayan Karolinska Üniversitesi
Stres Araştırma Enstitüsü görevlisi Prof. Dr. Töres Theorell,
erkeklerin iş yerindeki kötü yöneticilerden daha fazla etkilendiğinin
saptandığını ve diğer şartlarla birlikte kalp krizi geçirme
risklerinin yüzde 60 oranında arttığının gözlendiğini kaydetti.

*kaynak: ntvmsnbc

Bu haberi okuyunca,
aklıma Murat Toktamışoğlu'nun yazdığı bir kitap geldi.

İsmi; Kötü Yöneticinin El Kitabı ...

Şöyle diyordu özetinde ;

"Ah! Kimse kötü yöneticileri düşünmüyor.
Oysa ne kadar da çoklar! Üstelik kötü yöneticilerin de
kendilerini geliştirmeye ihtiyaçları var...

Neyse, bu kitapla "kötü" günler geride kalıyor!

Murat Toktamışoğlu ve Mehmet Auf onlar için bir "iyilik" düşündüler
ve oturup kötü yöneticiliğin kutsal kitabını yazdılar.

"Kral Çıplak" diyen çocuk gibi, "Yönetici kötü! Yönetici kötü!"
diye haykırıyor yazarlar bu kitapta.

Kötü yöneticilere, daha da kötü olabilmek için neler yapmaları
gerektiğini gösterirken, içimizdeki kötü yöneticiyle
tanıştırıyorlar bizleri...

Toktamışoğlu 'nun yöneticilere tuttuğu muzip ve bilgelik dolu
bu kocaman aynaya mutlaka bakın.

Bir yerinde kendinizi görecek ve çok güleceksiniz...
"


Kötü yöneticiler için el kitabı / Hürriyet

Murat Toktamışoğlu kimdir ?



yazının tamamı