hülya konar'ın kişisel değişim ve gelişim, kariyer, iş hayatı, insan ilişkileri konusunda bilgi, kişisel tecrübe ve gözlemlerini paylaştığı web günlüğü. hülyaca ❤: Mayıs 2008
26 ツ

dünya sizin yansımanızdır



Konfüçyus dedi ki:

"Beş inceliği yücelt, dört kötülükten kurtul."

Öğrenci sordu:

"Bu beş incelik nedir?"

Konfüçyus dedi ki:

"İyi insanlar ;

müsrif olmadan eli açık olurlar,

gocunmasız çalışkan olurlar,

haris olmadan istek duyarlar,

mağrur olmadan rahat davranırlar,

ürkütücü olmadan saygın olurlar."

Öğrenci sordu:

"Dört kötülük nedir?"

Konfüçyus yanıtladı:

"Nasihatsız infaz etmek;
bu, gaddarlıktır.

Öğretmeden başarıları ölçmek;
bu kabalıktır.

Yönetimde gevşek olupda, sınırlar koymaya kalkmak;
bu kötü niyettir.

Başkalarının hakkını verirken cimri davranmak;
bu bürokrat olmaktır."


asla kötülük yapmayın, döner size gelir !




yazının tamamı
26 ツ

gerçek hayattan, sonu olmayan bir hikaye !



" bu hikayenin sonu yok "


Patron sekreterine :
Bir haftalığına iş için yurtdışına çıkacağız. Ona göre hazırlan.

Sekreter kocasını arar :
Patronla bir haftalığına yurtdışına çıkacağız.
Sen başının çaresine bakarsın.

Kocası sevgilisini arar :
Karım bir haftalığına yok. Bu haftayı beraber geçirelim.

Sevgili özel ders verdiği minik çocuğu arar :
Bu hafta sana ders veremiyeceğim. Gelmene gerek yok.

Minik çocuk dedesini arar :
Dedecim, bu hafta dersim yok. Öğretmenim yok.
Bu haftayı beraber geçirelim.

Dede (1.bölümdeki patrondur aslında) sekreterini arar:
Bu haftayı torunumla geçireceğim. Gezimiz iptal oldu.
Gidemiyeceğiz.

Sekreter kocasını arar :
Gezimiz iptal oldu. Gidemiyeceğiz.







Koca sevgilisini arar :
Bu hafta beraber olamıcaz. Karımın gezisi iptal oldu.

Sevgilisi ders verdiği minik çocuğu arar:
Bu hafta sana ders verebileceğim. İşlerim iptal oldu.

Minik çocuk Dedesini arar :
Dedecim, öğretmenimin işleri iptal oldu.
Bu hafta beraber olamıyacağız.
Çok üzgünüm.

Dede sekreterini arar :
Merak etme. Bu hafta yurt dışına çıkabileceğiz.
Hazırlıklarını yap...



yazının tamamı

merkez'e yakın olmak lazım



Halepli Abdürrahim Efendi uzun entarisi ile dolaşır, altına don giymezmiş..

Bir gün Halep çarşısında dolanırken şiddetli bir rüzgâr çıkmış..
Entari havalanmış.. Halepli Abdürrahim Efendi'nin
açıkta kalan heryerini herkes görmüş..

Esnaf kendi arasında homurdanmış, bu uygunsuz durumu
Kadı' ya kadar duyurmuşlar..

!!!

Kadı da, yakın dostu çok varlıklı bir eşrafın oğlu olan
Abdürrahim Efendi'yi adaba mugayir davranışlarından
dolayı yargılamak üzere mahkemeye çağırmış..

Dava görülmeye başlamış...

Kadı kimlik tespiti yaparken sormuş:

'Evli misin?'
'Evliyim.. Dört karım, dört de cariyem var..'
'Kaç çocuğun var?'
'Dur hele Kadı efendi düşüneyim?'

Halepli Abdürrahim Efendi başlamış düşünmeye,
düşünürken de parmak hesabı yapmaya..

'Birinci karıdan altı çocuk.. İkinciden dört çocuk..
Üçüncüden iki kızım var ellerinden öper..'

'On iki etti.. Başka?'

'Küçük karıdan da üç çocuk.. Cariye kullarından ikişer çocuk daha..'

Bizimki sadece sayı söylüyor.. Hesabı Kadı yapıyor..

'On dokuz etti.. Başka?'

'Başka yok Kadı efendi.. Hanımlardan üçü hamile...
Cariye kullarından da ikisi yüklü..'

'Yani beş çocuk daha yolda..'

'Sayende Kadı efendi...'

Halep Kadısı bu ifade üzerine biraz düşünmüş...
Uzun, kır sakallarını karıştırmış...

Karşısında boynu bükük duran Abdürrahim Efendi'ye uzun uzun
baktıktan sonra 'Yaz kâtip' deyip hükmünü açıklamış..

"Halep ' de mukim ,Abdülmecit'ten olma Razıya'dan doğma
Abdürrahim Efendi'nin don giymeye fırsat bulamadığından beraatine! "



yazının tamamı
24 ツ

bir profesörün çöktüğü an



Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;

- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?

Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.

- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "Evet efendim" diye cevaplar.

Profesör devam eder.

- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da
Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme
prensibine göre de Tanrı şeytandır.

Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı' nın içindeki kaderin
bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve
"Bir soru sorabilir miyim profesör" der.
Profesör sorabileceğini söyler.

Öğrenci "Soğuk var mıdır" diye sorar.

Profesör; "Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır" diye cevaplar.
"Sen hiç soğuktan üşümedin mi?"

Öğrenci "Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda.
Gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz.
Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur.
Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı
tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir" der ve devam eder.

- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yaşamda.
Gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama
karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak
beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz.
Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak
karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar.
Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek!
Bu doğrudur değil mi?
Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan
bir kelimedir.
O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim.
Şeytan var mıdır?

Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz.
O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır.
Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.

Öğrenci itiraz eder.
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur.
Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur.
O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı'nın yokluğunu
tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.
Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur.
O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere
gelen karanlık gibidir.



Profesör kürsüdeki yerine çöker.

Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dir.



yazının tamamı

illaki bir çıkış yolu vardır



Bir güçlükle karşılaştığımızda doğru olan kendimize
kaçış yolu bulmak değil çıkış yolu bulmaktır.
Tıpkı ekteki hikayede olduğu gibi...


Nebraska' da yaşlı bir adam yaşardı.
Patates ekimi için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.
Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi.
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve müşkülatını izah etti.

"Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum.
Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım.
Burada olsan bütün derdim bitecekti.
Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.

Sevgiler
Baban"


Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.

"Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.

Sevgiler
David"

Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00' de FBI ve yerel polis çıka geldi ve
tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar.
Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.
Ayni gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

"Babacığım,
Şimdi patatesleri ekebilirsin.
Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.

Sevgiler
David"

Sevgiler
Hülya :)





yazının tamamı

free travel



Tıklıyorsunuz ve dünyanin görmek istediğiniz yeri neresi ise
oraya gidiyorsunuz.

mükemmel hazırlanmış bir program.

açılan sayfada çıkan dünya haritasından istediğiniz bir yere
tıklayın, birkaç saniye sonra görmek istediğiniz ülkedesiniz.


hazırsanız gidebiliriz !

iyi yolculuklar :)


hadi gidelim


yazının tamamı

kavak ağacı




Ulu bir kavak ağacının yaninda bir kabak filizi boy göstermiş.
Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yagmurların ve güneşin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve
neredeyse kavak agacıyla ayni boya gelmis.
Bir gün dayanamayip sormuş kavağa:

"Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?"
"10 yılda" demiş kavak.
"10 yılda mi?" diye gülmüs ve çiçeklerini sallamis kabak.
"Ben neredeyse 2 ayda seninle aynı boya geldim bak!"
"Doğru" demis ağaç "doğru"...

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarlari başladiğında
kabak önce üşümeye sonra yapraklarini düşürmeye,
soğuklar arttikçada aşagiya dogru inmeye başlamiş.

Sormuş endişeyle kavağa:

"Neler oluyor bana agaç?"

"Ölüyorsun" demiş kavak.

"Niçin?"

"Benim on yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çaliştiğin için!"






yazının tamamı

güçlü ama akılsız



Güçlü kadınlar neden mutsuz ?

Peşinen söylemek istiyorum;
'akılsız!' oldukları için...
Güçlü kadınların akılsız olduklarını nereden mi biliyorum?
Allah'a şükür ki kendilerinden!

Peki öyleyse; güçlü kadınlar kendilerinin akılsız olduklarını biliyor mu?
Bilmiyor ama şüpheleniyorlar!
Ortada yanlış bir durumun olduğunu seziyorlar ama yanlışlığın
kendilerinden kaynaklandığını bilmiyorlar.
Sonrada doğruyu bilmeden yanlışa kapılıp gidiyorlar.

Hatta eşe dosta bile gidip, şu sözleri söyleyenler var:
" Evliliğimin ilk yıllarında kocam, şimdiki gibi bir adam değildi.
O zamanlar evine ve bize çok düşkündü. Ya şimdi?
Benimle ilgilenmez oldu. Çocuklarla desen hiç ilgilenmez oldu.
Onları her gün okula götürüp getiren benim.
Evde bir şey bozulsa, tamirciyi çağıran benim.
Elektrik, telefon, su faturalarını bankaya götürüp yatıran benim.
Pazara alışverişe giden benim.
Bütün bunlar yetmediği gibi de, adamın kıçına giydiği donu bile alan benim.
Artık yeteeer!
Çünkü bunaldım ve kendimi mutsuz hissediyorum!.. "

özverililer sevilmez

Her işi yapan, bu tip güçlü kadınlar karşısında,
erkeklerin 'keyfine' diyecek yok.

Bu adamlar; sabah işe gider, akşam eve gelir.
Hatta gelir gelmez de şu soruyu sorar: "Akşama ne pişirdin?"
Şayet yemeği beğenmemişse, kadına bir de fırça atar:
"Ulan karı! Pişirecek başka yemek bulamadın mı?"
Kadın, erkeğin bu tepkisi karşısında ne yapar?
Oturup ağlar. Erkeği suçlar.
Ama kadın, erkeği suçlamakla bir gerçeği atlamış olur.
O gerçek de kendi 'akılsızlığıdır'.

Çünkü erkekler, sonsuz 'özveri' gösteren kadından hiçbir zaman haz almaz.
Haz almadıkları gibi de, 'kadir kıymet nedir bilmezler!'

Ama erkeklerin evde 'kol kanat' gerdiği kadınlar da vardır;
'güçsüz görünümlü, akıllı kadınlar!'
Erkekler, bu tip kadınlardan haz alır.

Haz aldığı gibi de şöyle düşünür:
"Bu kadın, kimsesiz çocuklar gibi.
Gerçekten de bana ihtiyacı var!"
Allahları var, bu kadınlar da çocuk gibi davranırlar.

mesela; evde ampul değişecek.
Güçlü ama akılsız kadınların birçoğu ayaklarının altına bir sandalye çekip,
ampulü kendileri değiştiriverir.
Güçsüz görünümlü ama akıllı kadınlar ise, ampul değiştirmesini
bildikleri halde ellerini sürmezler.
Onun yerine kocalarına seslenirler:
"Aşkııım! Ampul yanmıyor galiba! Gelip bir bakar mısın,
yoksa elektrikçi mi çağırsak?"

Erkek gelip hemen duruma el koyar. Bir sandalyenin üzerine çıkar.
O sırada sandalyeyi tutan kadın da aşağıdan seslenir:
"Aşkııım! Maşallah senin de elinden her bir şey geliyor!"
Erkek de ampulü sıkarken, kadına cevap verir:
"Evelallah, elhamdülillah! Kızım, sen daha kiminle evli olduğunu bilmiyorsun!"

O anda güçsüz ama akıllı kadın, kıs kıs güler ve içinden şu düşünceyi geçirir:
"Bir salakla evli olduğumu gayet iyi biliyorum."

Vallahi ne desem artık bilmem ki!

'Güçlü kadınlar kendi akılsızlıklarına yansın!'


Sinan AKYÜZ /Sabah



eee sonra böyle yatar düşünürsün:)


yazının tamamı

bana ingilizce gazete okurmusunuz



İngilizce olarak yayın yapan TODAY' S ZAMAN gazetesinin ,
aynı zamanda içinde bir sözlük
barındırdığını biliyormuydunuz?

Bu gazeteyi okurken haber metninin içinde türkçe karşılığını
bilmediğiniz yada hatırlayamadığınız kelime çıkınca mause ile
üstüne gelip çift tıklayın,
hemen yanında beliren sözlükte
kelimenin türkçe anlamını görebilirsiniz.

İngilizce dilini öğrenen yada özellikle kelime
pratiği yapmak isteyen arkadaşlar için,
gazetenin içeriğinden bağımsız olarak tavsiye ediyorum .





yazının tamamı
7 ツ

ağlamak yok okuyunca

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.
Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
insanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar.
Asker teğmenine koştu hemen
- Komutanim, bir koşu arkadasimi alip geleyim mi?

'Delirdin mi?' der gibi baktı teğmen...
- Gitmeğe degmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş.
Büyük olasılıkla ölmüştür bile.
Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!

Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmeni izin vermek zorunda kaldı.
- Peki, dene bakalim!

Asker yoğun ates altında fırladı siperden ve mucize eseri,
arkadasının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı.
Birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Teğmen koşup yaraliya bir göz atti ve
nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:

- Sana hayatini tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim!
Bu zaten ölmüş...

- Değdi Komutanim, değdi! dedi asker.

- Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüs, görmüyor musun?

- Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardigımda henüz yaşıyordu...
Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için...

Ve, hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladi:

'G e l e c e ğ i n i b i l i y o r d u m !'






Bu öyküden çıkarılacak pek çok ders/sonuç var.

Bana göre en önemli iki sonuç;
"Asla ümidini ve inancını yitirmemek,
ayrıca arkadaşlık duygusunun nekadar önemli olduğu."

Bilmem belki siz farklı ve benim aklıma gelmeyen
bir sonuç çıkartabilirsiniz.
Banada söyleyin oldu mu aklınızdan geçenleri...

Sevgilerimle.

yazının tamamı