hülya konar'ın kişisel değişim ve gelişim, kariyer, iş hayatı, insan ilişkileri konusunda bilgi, kişisel tecrübe ve gözlemlerini paylaştığı web günlüğü. hülyaca ❤: Aralık 2008
13 ツ

amaç, üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi



Yıllar önce bir hocamın anlattığı ve aslında çok meşhur olan
bu hikayeyi,zihnimin asla unutulmaması gereken şeyleri
topladığı bölümüne koymuştum o dönemde.

Sevgili Mr.Orpen'in "eleştiri tahammülsüzleri"
başlıklı yazısını okurken tekrar hatırladım ve sizlerlede paylaşmak,
bilenler içinde hatırlatmak istedim.


"Hindistan ' da çok ünlü bir ressam varmış...

Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş...

Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da;
kısaca Ranga Guru derlermiş...

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış
ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve
ondan resmini değerlendirmesini istemiş...

Ranga Guru ise;
- Sen artık ressam sayılırsın Racaçi..
artık senin resmini halk değerlendirecek.
diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini
ve en görünen yerine koymasını istemiş.

Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere
çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmiş...

Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki,
tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor...

Çok üzülmüs tabii.

Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki..

Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün oldugunu belirtmiş.
Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.

Raciçi yeniden yapmış resmi ve yine Ranga Guru'ya götürmüş.

Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru...

Ama bu defa yanına bir palet dolusu çesitli renklerde yaglı boya,
birkaç fırça ile birlikte...

Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden
bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmiş...

Birkaç gün sonra gittigi meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış,
fırçalar da, boyalar da kullanılmamış...

Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış..

Ranga Guru ise;

Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde
ne kadar acımasız bir eleştiri sağanaği ile karşılaşabileceğini gördün...

Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı...

Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin,
yapıcı olmalarını istedin...

Yapıcı olmak eğitim gerektirir...

Hiç kimse bilmedigi bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi...

Sevgili Raciçi mesleginde usta olman yetmez, bilge de olmalısın..

Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın...

Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur...

Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma... "




resim : Kadıköy Art


yazının tamamı
12 ツ

Nuh'un gemisinin öğrettikleri

nuh'un gemisi



Ünlü bir yönetici,

" Bilmem gereken her şeyi, Nuh’un Gemisi'nden öğrendim " demiş.


İşte öğrendikleri..

1- Doğru gemiyi kaçırma.

2- Hepimizin aynı gemide olduğunu unutma.

3- Vakit gelip çatmadan planını yap.
Hazreti Nuh, gemisini inşa ederken yağmur yağmıyordu!

4- Kendine hep iyi bak ve büyük günü bekle.
Altmışına merdiven dayadığında bile, gerçekten
büyük bir iş yapman için önün açılabilir.

5- Eleştirileri dinle, eleştirenlere kulak asma,
yapılması gerekeni yapmaya devam et.

6- Geleceğini zirveler üzerine kur, dalgalar sana ulaşamasın.

7- Ne olur ne olmaz, eşinle yola çık.

8- Hız her zaman kazandırmaz.
Yılanlar da gemideydi, panterler de…

9- Üzerinde aşırı baskı hissettiğinde, bir süre boşlukta yüz.

10- Titanik’in profesyoneller, Nuh’un Gemisi’nin ise
amatörler tarafından yapıldığını unutma.

11- Fırtınanın gücü ne olursa olsun, eğer doğru saftaysan,
seni bekleyen bir gökkuşağı mutlaka vardır.
yazının tamamı
13 ツ

delikanlı sözler

Bugün okuduğum dergilerde gördüm bu güzel sözleri...

Orjinalliğini bozmamak için aynen aktarıyorum...

Bayıldım ...




























































hülya



.
yazının tamamı

modası geçmeyen gözlük



Atlar her iki yandaki gözleri sayesinde hem önlerini
hem de arkalarını görme yeteneğine sahiptirler.

Ne var ki gözleri birbirlerinden çok uzaktadır.
Bu da at için cisimlerin mesafelerini tespit bakımından
büyük sorun yaratır.

At, arkasından veya yanından yaklaşan tehlikeyi görür ama
tehlikenin ne kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz.
Nesneleri neredeyse iki misli büyük gören at ,
tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış gibi algılar.
Bu nedenle de sürekli endişe ve huzursuzluk içindedir.

Yarış atlarına koşu sırasında yanındaki diğer atlardan
ürkmemeleri için yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler takılırken,
at arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri,
diğer yönlerde olan hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır.

Yani onların görüş kapasitelerini azaltmak için takılır.
At olup at gözlüğü takmak iyi birşeydir .

Birde insan olduğu halde at gözlüğü ile dolaşanlar var ...

Olayları ve durumları derinlemesine düşünmek,
ihtimalleri hesaplamak yerine kendi doğruları ile yaşayıp,
bu doğrulara uymayanları da acımasızca yada
eskilerin deyimiyle futursuzca eleştirip,yargılıyorlar.

Bu dar görüş açısına sahip insanlar için modası geçmeyen
ve geçmeyecek tek gözlük " at gözlüğüdür . "

Düşünüyorum da,iyiki dünyanın çevresini dolaşarak deniz yolunda
ilk seferi tamamlayan Portekizli denizci Macellan veya
ilk telefonun icadını yapan Graham Bell yada
her zaman daha üstün bir yaşayış tarzı hayal eden,bu inançla
bulaşık makinasını üreten Josephine G. Cochran veya
1938 yılında Roy Plunkett tarafından bulunan teflon kaplamayı,
1954 yılında tavalarda kullanmayı akıl edip 1955 yılında Tefal'i kuran
Marc Gregoire da at gözlüğü takanlardan değilmiş ...

Yoksa hala enazından dünya tepsi gibi düz ve öküzün boynuzları
üzerinde sanılmaya devam edilecekti...

Eski Darülfünun müderrislerinden Ömer Ferit Kam ’a
”Dünya öküzün boynuzlarında mı durur?” diye sormuşlar.
Üstad biraz düşünüp şunları söylemiş:

Ne taaccüp ediyorsun buna dünya derler

Duyulan herzelere onda nihayet yoktur

Yerin altında öküz var mı dedi bir meczup

Onu bilmem dedim, fakat üstünde pek çoktur.




at gözlüğü!



İlerlemenin kaynağı, sürekli araştırmadır,
bu da
"acaba tersi doğru olabilir mi"
diye düşünmekten geçer ...



.
yazının tamamı
9 ツ

kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun



steve jobs



Apple Computer'in kurucu ortağı,CEO'su olan
Steve Jobs' un kendi ağzından hayat hikayesini dinlediniz mi?

Zorluklarla başa çıkmak,yılmamak,pes etmemek,
fırsatları görebilmek ve değerlendirebilmek konularında
çok önemli bir role model olduğuna inandığım Steve Jobs'un
Stanford Universitesi'nde yaptığı bu konuşmayı mutlaka dinlemelisiniz.
Elbette daha önceden dinlemeyen ve izlemeyenlerden bahsediyorum.

Ben defalarca izledim :)
Muhtemelen hayatımda birtakım şeylerin ters gittiğini
düşündüğüm anlar olursa yine izlerim,dinlerim.

Konuşmanın sonunda S.Jobs "stay hungry stay foolish"
şeklinde bir dilekde bulunuyor.

İlk dinlediğimde türkçesi "aç kal,budala kal" olan bu cümleyi
anlayamamıştım daha doğrusu bir yere bağlayamamıştım.

Sonra o sözün çok eski bir dilek olduğunu ve S.Jobs'un
bu konuşması ile tekrar gündeme geldiğini öğrendim.


aç kal : bilgiye,öğrenmeye her zaman aç olmak .
budala kal : ben "oldum" dediğiniz an kaybedersiniz,
sürekli yeni öğrenir gibi olmalısınız,o heyecanı ve ilgiyi
kaybetmemelisiniz.

"
... neyi sevdiğinizi bulmanız gerek.
ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir.
işiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda
tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır.
ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer.
henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.

durulmayın. tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız.
ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek.
yani bulana kadar devam edin.
yılmayın.
"


VİDEOYU BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.


Bu konuşmanın ingilizce yazılı metnine
buradan ulaşabilir,
ingilizce olarak okuyabilirsiniz.

Bu konuşmanın türkçe yazılı metnine
buradan ulaşabilir,
türkçe olarak okuyabilirsiniz.

Steve Jobs'un kendi yazdığı cv'si .

S.Jobs' un twitteri.

Eski ve yeni blogu .

Apple iphone .



yazının tamamı

ağız, kulak, yürek

"Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı.
Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, huzursuz oldu başlarına bir şey mi gelmişti?

Annesi:
Nasılsın oğlum iyi misin?
diye sordu.

Oğlu şaşkın bir ifadeyle:
İyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi misiniz?
dedi.

Annesi:
Biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim
dedi.

Oğlu da:
Anne bunun için mi aradın !
saat sabahın üç buçuğu ! bunu yarın da konuşabilirdik

deyince ,

Annesi de:
Rahatsız mı ettim oğlum?
dedi.

Oğlu sinirli bir şekilde :
Evet anne rahatsız ettin
deyince,

Annesi :
30 sene önce sen de beni bu saatte rahatsız etmiştin,
doğum günün kutlu olsun... "



Hayatta geri alınamayacak iki önemli şeyden biri zaman
diğeri de söylenen sözdür !

Ağzımızdan çıkanı kulağımızın ve yüreğimizin duyması dileğimle...



ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun


kaybedince çok ağlarız


yazının tamamı

GO : hayatımın oyunu



Go ... Sanat, Bilim, ve Bilgeliğin Kesiştiği Oyun ...

Bir oyun olmanın ötesinde Go, pek çok anlamları içinde barındırır ;

Yaşamla eşdeğer bir yaratılış, yoğun bir meditasyon,
insan kişiliğinin bir aynası, soyut düşünmeyi geliştirmede
bir alıştırma, ya da iyi oynandığında, siyah ve beyaz taşların
tahta üzerinde zarif bir dengeyle dans ettiği güzel bir sanat eseri.

Go oyunu,gerektirdiği stratejik planlama ve taktik hesaplama
nedeniyle bir akıl sporudur.

Go oyunu olasılıkların çokluğu ve şekil okuma, ayırdetme ve
yeni çözümler üretme gereksinimi nedeniyle bir sanattır.

Japonca'da çevreleme, sarmalama anlamını taşıyan Go;
"kökten gelişen taş" oyunudur.

Oyuna başlarken tahta boştur ve teker teker hamle yapılarak
tahta üzerinde bir kök, bir temel yaratma, rakibi çevreleyip
yok ederek maksimum alanı elde etme esasına dayanan bu oyun,
birçok özelliği ile bir nevi bir savaşı andırır.




Yaptığınız şey,eğer size eğlenceli geliyorsa oyundur,
size rahatlık veriyorsa hobidir.
Eğer sizi sinirlendiriyorsa bu GO oyunudur.
Gerçektir bu. Hatalarınıza normalden fazla sinirlenirsiniz.

Tahtaya ilk taşı koymadan önce, bomboştur alan.
Sizi sinirlendiren hiçbir şey yoktur.
Sizin kararınızla başlar her şey.
Yaptığınız her hatada kendinize kızarsınız buyüzden.

Oyun bittiğinde de devam eder bu kızgınlık.
Kaldırımın üzerindeki çizgiler tahtaya dönüşür.
Nerede hata yaptığınızı ve kurtuluş yolu olup olmadığını
düşünür durursunuz yürürken.
Sayfa üzerindeki cümleler anlamını yitirir.
Her harfe odaklanırsınız. Harfler taşlara dönüşür.

Bir bakmışsınız ki oyunu düşünmeye başlamışsınız yine.
Yavaş yavaş kişiliğinizin tahta üzerinde açıkça okunduğunu anlarsınız.
Oyun stratejiniz değişirken, karakterinizde değişime uğrar.

Artık kendinize kızmak yerine,yapacağınız hamleleri düşünürsünüz sakince.
Rakibinizin akıllıca hamlelerine saygı duyarsınız ardından.
Hatalarınızdan ders aldığınız gibi, başkalarının tecrübesinden
yararlanmayı da öğrenirsiniz böylelikle.
Tahta üzerinde hayatta kalmayı başardıkça, yaşamınızın kontrolünü de
ele geçirme şansına erişirsiniz.

Hayat gibidir GO.

Sadece siz yoksunuzdur.

Başkalarının hareketlerine de göre şekillendirirsiniz kendinizi.

Engellerle karşılaştığınızı düşündüğünüzde, başkalarını ve
sistemi suçlamak yerine kendinizin de bunun parçası olduğunuzu ve
şartları değiştirme şansına sahip olduğunuzu
fark edinceye kadar yenilir durursunuz.


Dünyanın her yerinden oyuncularla online GO oynayabileceğiniz,seyredebileceğiniz,
destek isteyebileceğiniz KGS GO . karşılaşabiliriz :)

GO oyunu nasıl oynanır ? Hiroki Mori' nin sayfasının türkçe kısmıdır.

GO oyunu kuralları . Tek sayfada ve türkçe .

GO oyunu Türkiye forum sayfası

Başkent Ün.GO Topluluğu

Bir GO oyuncusunun albümünden fotoğraflar ile çeşitli GO Turnuvaları

GO Dergisi .

Go oyunu taşları ve aksesuarları .

İsteyene Vikipedi' den detaylı GO bilgisi ...


“ Go oynayanlar anne-babalarının cenazelerine dahi geç kalabilirler. ”

Japon Atasözü




yazının tamamı

kaç kişi



Avrupa'nın ünlü sanat merkezlerinden birinin vitrininde
bir çocuk , çok güzel bir tablo görür.
Tablonun güzelliği kadar pahalı olduğuda bellidir.

Çocuk bu tabloyu bir sonraki ay ağabeyinin doğum gününe
almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği
tüm para ile tekrar o mağazaya gider.

Şanslıdır, tablo henüz satılmamıştır.

İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra
resmi yapan sanatçıyı bulur ve

"Ağabeyimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum,
tüm param da bu kadar " der.

Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve resmi satar.

Çocuk büyük bir mutlulukla paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.

Mağazada ressamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar,

"Sen n'aptın ? O resmin değeri milyonlar ederdi.
Neden bu kadar düşük bir rakama sattın?"

Ressam cevap verir,

"Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim.

Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim ... "


bu resmin ilgili linki/kaynak/ için resime tıklayınız



resim sergileri

ünlü ressamlar ansiklopedisi

visual things



yazının tamamı
17 ツ

f i L olmak yada olmamak



Hindistan' da fillerin, fiziksel işgücü gereken
yerlerde kullanıldığını belki biliyorsunuz.

Peki, filler çalışmadıklarında ne olacak?
Nasıl zaptedilecekler?

Bakıcıları, filler henüz çok küçükken onları
“programlama” fikrini geliştirmişler.
Buna göre, fillerin, düşünme biçimlerini
kendi kendilerine sınırlamaları sağlanıyor.

Sistem, nasıl işliyor?

Filler daha küçükken, yaklaşık 75 kiloyken,
çok ağır bir iple bağlanıyorlar.
Gün boyunca, bu ipten kurtulmaya çalışıyorlar;
inliyorlar; ipe kuvvetle asılıyorlar ve
bazıları ipi çiğnemeyi bile deniyor.
Ama ipten kurtulamıyorlar.

Sonuç olarak, filler direnmeyi bırakıyorlar ve kavga bitiyor.

Bu noktada iş, ilginç bir hale gelmeye başlıyor…

Filler, bu andan itibaren, ipten kurtulmanın
hiçbir yolu olmadığını anlıyorlar.

İpin onları sınırladığı “gerçeğini” kabulleniyorlar.

Beyinlerine kazınan bu bilgi sayesinde bakıcıları,
onları küçücük iplerle bile bağlayabiliyorlar!

Yetişkin olduklarında dahi, yaklaşık 4.000 kilo ya da
daha fazla gelirken, asla ipten kurtulmaya çalışmıyorlar;
çünkü hiçbir şansları olmadığını “biliyorlar”!

Gördüğünüz gibi, filleri sınırlayan şey gerçek değil;

yalnızca onların beyinlerinde var olan bir olgu.


Bizler de içsel sınırlarla programlanmış durumdayız.
Bunlar da gerçek değil ve yalnızca zihinlerimizde mevcut.

Ne yazık ki, beyinlerimize kazınmış bu inanç sistemleri
ve içsel sınırlar nedeniyle pek çok şeyi yapamıyoruz ;

Dolu dolu yaşamak

Olabileceğimiz kadar başarılı olmak

Daha yüksek hedefler belirlemek ve bunlara ulaşmak

Şu anda kazandığımızdan 10 kat daha fazlasını kazanmak

Başarılı bir iş kurmak

Her zaman düşlediğimiz terfiyi ve maaş artışını almak

Gerçek düşlerimizi ve arzularımızı gerçekleştirmek vb.


Ama, bu şekilde devam etmesi gerekmiyor.

Olumsuz inanç sistemlerimiz, bizi iyiye giden yolda sınırlamak zorunda değil.

“Gerçekten” başarılı olmak istiyorsanız ve
kendinizi kandırmıyorsanız,

içinizdeki inanç sistemini ve tutumunuzu “değiştirebilir”;

içsel sınırlarınızı “yıkabilirsiniz”.

Yaşamınızdaki her şeyi daha iyisi ile değiştirecek
iç kuvvete ve kişisel güce “her zaman” sahipsiniz.

Deneyin yeter!

Öyleyse, asla pes etmeyin!

Bir fil gibi davranmayın !



kaynak: Thomas J. Stevens


fil gibi
yazının tamamı