hülya konar'ın kişisel değişim ve gelişim, kariyer, iş hayatı, insan ilişkileri konusunda bilgi, kişisel tecrübe ve gözlemlerini paylaştığı web günlüğü. hülyaca ❤: Eylül 2009
10 ツ

öte alemden gelen bilgelik



" Madde dünyasında korkulacak hiçbirşey yoktur.
En büyük fırtına bile ebedi ruhun üzerine geçiçi olarak,
bir an için düşen bir gölgeden başka birşey değildir.
.
Hiçbir yardımın ulaşamayacagının zannedildiği
en karanlık anlarda bile size yardım edilmiştir.

Yeter ki korkunun, üzüntünün, endişenin sizi sarmasına
ve size yardim iletilebilecek kanalları tıkamasına izin vermeyin. "


Silver Birch







yazının tamamı

sana doğru çekiliyorum!



"Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir.
Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle.
Hatta bunların tersi de tesadüf değil.

Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta,
su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından
birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar...

Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar,
yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan...

Bize gülümseyen küçük bir çocuk önümüzden aniden uçuveren kuş...
Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel,
fiziksel, ruhsal yada duygusal bir olayın tetikleyicisi olur.

Küçük ya da büyük...
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz.
Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi.
Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi
yıllarca ya da yollarca uzaklara...

Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde.
Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız,
sevgilimiz , eşimiz, çocuğumuz vs.
Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır.
Ve bizler de onlar için birer aynayız.

Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken,
kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız.
Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak,
o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız.
Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir.
O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi
öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz.
Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur,
ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları
(o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya,
kendimizi düzeltinceye kadar)
tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz.
Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun
düğmesine basar ve sessizce çekiliriz.

Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden,
arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.

Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında.
Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle.
Ve her karşılaşma kutsaldır.

Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak,
nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz
ve o ilişkiye mahkum olduğumuz duygusunu
ve kini söküp atarız varlığımızdan.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir.
Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri,
karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa,
ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz."


*alıntıdır.


kadın ayrılmayacak erkekten,erkek bir olacak kadınla





iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

en büyük zaferler senin olabiir



Kendi kabiliyetine inan
Tanrıya inandığın gibi.

Senin ruhun büyük bütünün bir parçasıdır.
Sendeki kuvvetler,
Engin derya kadar geniş ve dipsizdir.

Ruhun, sükût içinde
Elmas adalarında dolaşıyor.
O adaları keşfet ve işlet.

Fakat rüzgârlara kapılmamak için
İrade dümenini kullan.

Yaratıcıya ve kendine inanırsan
Sendeki kuvvete kimse sınır biçemez,
En büyük zaferler senin olabilir.

İleri...İleri...İleri...

Ella W. Wilcox







yazının tamamı

kuyruğu zilli tilki ツ



Bir zamanlar kuyruğu zilli bir tilki varmış.

Seyahate çıkacağı için, zilini bir çam ağacına asmış.

Tam on dört yıl sonra da gelip zilini geri istemiş.

Çam vermeyince, kesmesi için baltaya gitmiş.
Balta olmazlanınca, baltayı yakması için ateşe gitmiş.
Ateş razı gelmeyince, ateşi söndürmesi için suya gitmiş.
Su razı gelmeyince, suyu içmesi içm öküze gitmiş.
Öküz razı gelmeyince, canavara öküzü yemesi için gitmiş.
Canavar razı gelmemiş, bu sefer de canavarı parçalamaları için,
çoban köpeklerine başvurmuş.
Köpekler da önemsememişler.
Bu defa da çobana, köpekleri dövmesi için gitmiş.
Çoban gülüp geçmiş. Çobanın çarıklarını yemesi için, fareye gitmiş.
Fare kabul etmeyince, onu yemesi için kediye gitmiş.
Kedi, “ Ben güzel ekmekler yiyorum, neyime lazım fare ” deyince;
kediyi kocakarıya şikâyet etmiş.
Kocakarı, kediyi dövmek için peşine düşünce;
kedi fareye atlamış, fare çarığa atlamış, çoban köpeklere,
köpekler canavara, canavar öküze, öküz suya,
su ateşe, ateş baltaya, balta çama atlamış
ve
“tak, tuk” derken çamı yere düşürmüş.

Tilki de asıl amacına ulaşıp çama asılı olan zilini alıp,
yoluna devam etmiş ツ






*Nihat Behram'ın yazıyla aynı başlıklı romanından bir bölüm.



yazının tamamı

Küçük Bir Takdir Büyük Başarıya Sevk eder




Carnegie, Missouri’ de tren yoluna on mil uzaktaki bir çiftlikte doğmuş
ve 12 yaşına kadar araba-tramvay görmemiştir.
Fakat bu çocuk Hong Kong’dan Kuzey Kutbu’na kadar
dünyanın dört bucağını dolaşmayı, bütün kurumların yöneticilerine ders vermeyi başarmıştır.

Güney Dakota’ da sığır çobanlığı yapan bir çocukken, İngiltere’ de veliahtın himayesinde
konferans veren birisi olabilmiştir.

Carnegie yaptığını şöyle açıklıyordu :

"İnsanların korkularını yenmelerine çalışıyorum.
Başarısızlık, korkunun neticesidir. Korkularının yenenler, kendilerine güveniyorlar, atak oluyorlar. Gün geçtikçe kurslarıma katılanların yalnız etkili konuşmak değil, sosyal münasebetlerden başarı sağlamanın diğer yollarını da öğrenmek ihtiyacında olduklarını gördüm. Teknik bir meslekte bile başarının % 15 bilgiye, % 85 insanları idare etme sanatındaki
maharete bağlı olduğu ortaya çıkmıştır.

Yaşayan meşhurlarla yüz yüze görüşmeler yaptım.
Marconi, Roosevelt, Young, C. Gable, Pickford, Johnson bunların arasındaydı.

Yanımda çalışan 314 kişi bana selam bile vermezdi.
Beni gördüklerinde yollarını değiştirirlerdi.
Şimdi 314 düşmanım yerine, 314 dostum var.

Çünkü artık onları başaramadıkları ile değil,
başarabildikleri ile değerlendiriyorum.
Azarlayarak değil, takdir ederek yaklaşıyorum. "








yazının tamamı

eşref armağan



"Ben bakıp da göremeyen insanlar bir yana ,

bakmadan da görülebileceğini göstermek istedim ."






Videonun linki .



Görmeden gören beynin sırrı.


Eşref Armağan'ın web sitesi.


Görmeyen ressamın sırrına Harvard el attı.




eşref armağan'ın yaptığı eser


yazının tamamı

kazanmak için güç gerekir



Ancak

güç ile kuvveti de

birbirine karıştırmamak gerekir!






yazının tamamı

let yourself feel

yazının tamamı

ekip ruhuyla tuz ruhunu karıştıranlar ☺



takım ruhu tuz ruhu!!!


resmin üzerine tıklayınız .



yazının tamamı

bu senin kendi oyunun, kendin saklanıyorsun



Ego hep yüksek dağları ister, küçük tepelerde rahat etmez.
Hatta, bu bir eziyet olsa dahi, o bir tepecik değil Everest olmalıdır.
Mutsuzluk, perişanlık sıradan olmamalıdır.
Ego, sefaletinizin de olağanüstü olmasını arzular !

İnsanlar sebepsiz yere büyük problemler yaratmaya devam ediyorlar.
Bugüne kadar binlerce insanla onların problemleri üzerine konuştum ve
gerçek bir sorunla henüz karşılaşmadım.

Tüm problemler yapmacık , uydurma ...
Onlar olmadan kendini bomboş hissettiğinden, onları sen yaratıyorsun.
Onlarsız yapacak bir şeyin yok, kavga edecek biri, gidecek bir yer yok.

Bir gurudan diğerine, bir ustadan diğerine,
bir psikiyatristten diğerine, bir gruptan diğerine…

Aksi halde kendini boşlukta hisseder aniden hayatın anlamsızlaştıgını görürsün.
Hayatın nasıl zor birşey olduğunu, büyüdüğünü hissetmek için
sürekli problemler yaratır ve onlarla ölesiye mücadeleye girişirsin.

Ego sadece mücadelenin olduğu yerde vardır...
bunu hatırla; sadece kavga ederken.

Şayet sana “Gidip üç sinek öldür, aydınlanacaksın”desem,
bana asla inanmazsın: “Üç sinek!’’
Bu kadar kolay olmamalı. Bu akılcı görünmüyor…

Halbuki “yedi yüz aslan öldürün” demiş olsam,
bundan çok daha fazla hoşlanırdın.
Daha büyük problem, daha büyük mücadele…
ki bu mücadele yoluyla egon büyür , yükseklere süzülür…

Sen problemleri yaratırsın.
Problemler mevcut değildir.


Din adamları ve psikanalistler ve gurular -onlar çok mutlular,
çünkü tüm ticaretleri sadece sana bağlı.

Sen bir hiçten tepeler yaratıp, sonrada bu tepeleri
yüksek dağlara dönüştürmesen, sana yardım edecek olan
gurunun işlevi ne olacaktı?

Önce yardım alabilecek bir şekle gelmelisin !
Gerçek ustalar ise başka bir şey söylüyorlar.
Onlar ;
“Lütfen neyaptığına bir bak, yaptıklarının anlamsızlığına bir bak.
Önce bir problem yaratıyor, sonra ona çözüm arayışlarına girişiyorsun.
Sadece neden bu problemleri yarattığına bak,
işin en başı ; problemi oluşturmaya başladığın nokta
çözümün ta kendisidir yani onu hiç yaratmamak”
diyorlar.

Ancak bu sana hiç hitap etmeyecektir.
Yapacak birşey, mücadele yoksa aydınlanma da yok !
Satori ? Samadhi? Hiçbiri yok!
Çok derin bir huzursuzluk ve boşluk…

Bunu artık ne ile dolduracaksın?
Senin hiçbir sorunun yok ; sadece bu anlaşılmalıdır.

Çünkü bunu anladığın anda yaratıcısı olduğun
tüm problemlerinden sıyrılabilirsin.
Onlara başka bir şekilde bak, daha derinden birbakış onları küçültecektir.
Bakmaya devam et, onlar da azar azar yokolmaya başlayacaklardır.
Gözünü dikip bakmaya devam edersen
ansızın orada hiçbir şey olmadığını göreceksin.

Sadece boşluk… Seni saran hoş bir boşluk.
Yapacak bir şey yok, olacak bir şey yok çünkü zaten sen o’sun.

Tüm bu anlamsız işler senin kendinle oynadığın bir oyundur.
Sen kendin saklanıyor ve sen kendini arıyorsun,
her iki taraf da sensin... Ve bunu bil!


Bunu söylediğimde gülme, bu gülünç bir şey değil, onu anla!

Bu senin kendi oyunun, kendin saklanıyor ve yine kendinden,
kendini arayıp bulmasını bekliyorsun.

Kendinizi hemen şimdi bulabilirsin çünkü saklanan sensin.
Kendine gereksiz sorunlar yaratma. Onları nasıl büyüttüğünü,
onları topaç gibi nasıl daha hızlı,
daha hızlı çevirdiğini anlamak seni aydınlatacaktır.
Ve ansızın tüm mutsuzluklarının üstüne çıkacaksın.
Dünyanın tüm şefkatiyle birlikte…

Ego problemler ister.
Şayet bunu bir anlarsan, bir kez derinden kavrarsan dağlar önce
tepeciklere dönüşüp sonra da tamamen yok olacaklardır.

Şayet insanlar biraz dans edebilseler,
biraz daha şarkı söyleyebilseler,
biraz daha çılgın olabilseler, enerjileri daha fazla akacak ve
problemleri azar azar yok olacak.

Bundan dolayı dans etmenin üzerinde bu kadar duruyorum.
Sonuna kadar dans et, bırak tüm enerjin dans haline gelsin
ve göreceksin ki başın yok !

Başındaki tüm sıkışıp kalmış enerjiler;
hoş resimler ve figürler olarak
etrafında hareket ediyor.

Ve dans ederken öyle bir an gelir ki, vücudun artık kati bir madde değildir,
elastik akışkan bir haledönüşmüştür.

Ve dans ederken öyle bir an gelir ki, sınırların artık belirgin değildir,
eriyip kosmosla birleşmekte ve tüm sınırlar birbiriyle karışmaktadır.

Artık herhangi bir problem yaratamazsın.
Yaşa, dans et, ye.
Uyu ve bunları mümkün olan tüm bütünlüğünle yap.

Ve tekrar tekrar hatırla ki,
her ne zaman kendini bir problem yaratırken yakalarsan, onu bırak.

Hemen !


Ego - Osho









iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

herkes kendisiyle meşgul



Hz. Mevlana ve öğrencisi yürürken, yol kenarında
birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler ...

Yanındaki öğrencisi :

Ne güzel bir kardeşlik örneği , der .
Keşke insanlar da bundan ibret alsa .

Mevlana , tebessüm ederek karşılık verir ;

Aralarına bir kemik atıver de , gör kardeşliklerini ...











yazının tamamı

bir yağsam pahalıya malolacağım!



Çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım!

"zenciler prensesi olacağım
hayat işte asıl o zaman başlayacak"

pippi uzunçorap

çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
bilmiyorsunuz. darmadağın gölgemi
çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
karanlıkta oturuyorum. ışıkları yakmıyorum.
çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
bir yağsam pahalıya malolacağım!
ben bir bodrum kat kızıyım bayım
yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
fakat korkuyorum. birazdan da
kırk üç numara ayakkabılarınızla
bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
bu iyi olmaz bayım!

"gün akşam oldu" diyorum
ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
cam kırıkları yiyorlar
rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
rengarenk yap-boz parçacıkları
anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
hayır, sanırım sabahı bekleyemem
bilmiyorum.
insanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

ondört yaşındaydı ruhum bayım
bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
o ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
sinemalarda da "organzm gıcırtıları" oynuyordu.
kaçmaya çalıştım. olmadı.
bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
neyse işte
ben her filmi hatırlarım
sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
"sofinin tercihi"ni seyrederken çok ağlamıştım.
öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
onu da mutlaka hatırlardım.
insan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
bir "eşya toplayıcısıyım" bayım.

büyük gemiler yok artık bayım
büyük yelkenler de
büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
işte az önce bir karabatak daldı suya
bir süredir de kayıp
dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
bir gül, bir güle derdi ki görse
yalan söylüyorum
güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım!


didem madak
“Sir, I Want To Write Poems With Flowers!”






yazının tamamı

dinleyiniz ♥ ♫☆



bu melodi bana huzur veriyor ,
sizlerle de paylaşmak istedim ...

sevgimle, aşk'la kalın.







yazının tamamı

dışı temiz içi pis



kirli eller daha temiz

temiz elli kirli gönüllerden .

ne dersiniz ?



özdemir asaf







yazının tamamı