hülya konar'ın kişisel değişim ve gelişim, kariyer, iş hayatı, insan ilişkileri konusunda bilgi, kişisel tecrübe ve gözlemlerini paylaştığı web günlüğü. hülyaca ❤: Ocak 2010

iki kol arasındaki boşluk




hava gibidir, hissedersin,
su gibidir, akar gidersin.
toprak gibidir artık, kalırsın.

özlersin...






ps: 03.03.2009



yazının tamamı

mesele aynı tapınağın ayrı sütunu olabilmek



Birbirinizi sevin ama
sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın.
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında
gel-git çalkalanan bir deniz olsun sevgi.

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama
yine aynı kadehe eğilip içmeyin.

Ekmeğinizi bölüşün ama
aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın.

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte ama
ikinizin de birer yalnız olduğunu unutmayın.
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı,
ama nameleri çıkaran teller ayrıdır.

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama
biri ötekinin saklayıcısı olmasın.
Çünkü ancak hayatın elidir
yüreklerinizi saklayacak olan.

Hep yan yana olun ama
birbirinize fazla sokulmayın
çünkü tapınağı taşıyan sütünlar da
birbirinden ayrıdır.

Çünkü bir selvi ile bir meşe
birbirinin gölgesinde yetişmez.

Halil Cibran



Bağımlılık ile bağlılık kelimeleri
içerik olarak sıklıkla karıştırılıyor.

"Biz birbirimize çok bağlıyız" sözü acaba
"Biz birbirimize bağımlıyız" anlamına mı geliyor?

Simbiyotik ilişkiler, aslında
hiçbirimizin yabancı olmadığı bir kavram…
Birbirine bağımlı ilişkileri tarif etmek için kullanılıyor.
Bu çiftler genellikle tuvalete bile birlikte gider.

Bu, her iki tarafın da isteğiyle mi olur bilinmez ama
her şeyi birlikte yapma gayretlerinden dolayı
aslında bir süre sonra ilişkilerini çıkmaza sokarlar.
...
yazının devamı burada.

Okumanızı öneririm.







Symbiose eski yunanca bir kavram
ve birlikte yaşamak anlamına gelir.
Symbiose kavramı genellikle biyoloji bilim dalında kullanılır.
Farklı tür canlıların / yaratıkların bir arada
içiçe geçmişliğine ve birlikte yaşamalarına
symbiose adı verilmiş.
Symbiose’nin temel felsefesi
canlı yaratıkların karşılıklı olarak
birbirlerine ihtiyaç duymaları ve bundan dolayı da ‚
harmoni’ içinde yaşamalarıdır.
İki canlının birarada yaşamasına harmoni adı verilmiş.
Batı felsefesine ait olan bu düşüncenin
zaman aşımına uğradığı bilinmektedir,
çünkü iki canlı bir arada yaşarken
birinin bir diğieri üzerinde ‚
kontrolü’ sağladığı ve egemenlik kurduğu bilinmektedir.
Bu, iki canlı yaratığın çapı yani büyüklüğü
ve küçüklüğüyle yakında ilgilidir,
çünkü büyük canlı yaratık genelde
küçük canlı yaratık üzerinde
kontrolü ve egemenliği sağlar.

kaynak


yazının tamamı

bende öyle yavrum



Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya
çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde
ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde
tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra,
yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir,
ortada ise bir masa ve sandalyeden başka
evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü
ve merakla sordu:

"Neden hiç eşyanız yok?" dedi.
"Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz...
Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak
kendi bir soru sordu gezgin gence.

"Senin de yalnızca,
sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum"
dedi.
"Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:
"Ama görüyorsunuz. Ben yolcuyum."


Ünlü bilge, hak verircesine güldü:

"Ben de öyle, yavrum" dedi.
"Ben de öyle ..."




bende




iletişim, katkı ve yorumlarınız için
e-mail: hulya@hulyakonar.com


yazının tamamı

dokunamadığın noktalardan gelir hayatının anlamı ● hep



Çok sevdiğim ve büyük bir keyifle yaptığım işime
dahada değer katması için yoğun, zorlu ve
oldukça yorucu bir programın içindeyim.
Belki fiziksel yorgunluğumdan belki ruhsal dinginliğe olan
ihtiyacımdanmıdır nedir bilinmez, çok okumaya başladım yine.
Okuduğum kitaplar felsefe ve psikoloji ağırlıklı olunca
zihnimi dinlendiriyormuyum yoksa daha mı fazla
yoruyorum konusu ise tartışılabilir.

Dün akşam Oruç Auroba'nın " olmayalı "
isimli kitabını tekrar karıştırdım.
Pekçok kez bahsettiğim gibi Oruç Auroba' yı çok severim.
Onun yazdıklarını okumak keyiflendirir beni.
O'na düşkünlüğümün bir sebebi de haiku sevdamdır benim.

Haiku bir görme biçimidir.
Dünyayı sözcüklerle görebilmenin biçimi.
Sözcüklerle bu görülenin resmedilmesidir haiku.
Ama süslü sözcüklere ihtiyaç duymaz,
akıp giden doğanın içindeki
yalınlığın şaşırtıcılığıdır haiku’yu konuşturan.
İlkel komünal gelenekli Japon toplumunun içinden çıkmıştır
yani doğadan henüz uzaklaşmamış,
bir toplumun söyleyiş biçimi.
Tek nefeste söyleyebilecekleri söyler haiku,
hareket halindeki bir anın hareketli resmi,
sözcüklerle resmedilmiş yalın bir andır.


Haiku yazmak ve okumak bana beyin fırtınası yaptırır.
Nefis birşey.
Aslında çok eleştirildiğim bu devrik cümlelerimde
haiku sevdamdan kaynaklanıyor ama söylemedim hiç size ben bunu...
Belki birgün kendi yazdıklarımı kitap haline getirebilirim.
Bilmem belki de getirmem.
Şuan çok keyif alıyorum bunlardan,
pekçok şeyden aldığım gibi,
yapmayadabilirim pekçok şeyi yapmadığım gibi...
Bakın yine haiku yaptım sanki (:
Ayrıca bazılarını da sana diyorum diyerek
paylaşıyorum...
*sana diyorum = ben, kendim, kendi kulağım.

O.Auroba kısa yazar, haiku yazar, onu anlamak için
onun gibi düşünebilmek gerekir.
Ortaya konuşur, yarası olan gocunur.
Zeka adamı. Sığ değil. Zekadan kastımda IQ değil!
IQ sağ beyinden destek almazsa egoyla beslenir ki
bu da hayati dengeler açısından çok tehlikeli bir durumdur.

Bana göre hayatımızda "denge" çok önemli bir unsursur.
Ancak dengenin eşitlikle bir tutulmasına karşıyım.
İkisi aynı şey değil çünkü. Ahmet Ayşe'den bir şeyi çok iyi
yapıyor olabilmeli ki Ayşe'ye değer katsın, Ayşe'de Ahmet'den
birşeyi çok iyi yapsın ki denge olsun. Aynı şeyi ikiside iyi
yapıyorsa o zaman bu denge değil eşitlik olur
buda sıradanlığı getirir. En kötüsü egoyu tetikler.
Sevgilimiz bile olsa eğer egomuzu terbiye edemediysek,
birşeyler dürter bizi ve o eşitliği bozmaya çalışırız.
Akşam aynı yerde uyuyacağımızı unutuveririz birden.
Sonra olanlar olur.




Burçin Bildik' in


başlıklı yazısı geldi aklıma.

Yazı başlığı ürkütücü gelebilir ancak derin anlamlar var içinde.
Uygun zamanınızda "kelimelere takılmadan" okumanızı öneririm.


İşte böyle hayata haiku sanatı gibi bakan insanları seviyorum,
illa isminin Oruç olması gerekmiyor,
şiirlerinin tarzı açısından düşünürsem K.İskender başka bir örnek olabilir.
Gülerken bile düşünebilmeli insan.
Düşünmekten kastım işin felsefe kısmı değil elbette.
Yaptığın şeyden aldığın keyfin
farkına varabilmenden bahsediyorum.
Yada almadığının farkına varmaktan...

Yani pek çoğumuzun yapmaya üşendiği, korktuğu gibi.
Farkındalık seviyemizi yükseltebilsek oysa,
başka bir hayat olduğunu görebileceğiz.
Rahatlık alanını terketmek, alışkanlıklardan kurtulmak
kolay olmayabilirse de başarılabilir.

İş hayatında bile nefret ederek gittiği işini
sırf "rahatı bozulmasın" yada "orası buradan farklımı olacak"
yada bana göre en tehlikelisi olan "düzeni kurduk burada,
kim uğraşacak şimdi baştan başlamaya" düşüncesiyle
hergün işlerine giden tembel, korkak ve
ruhlarıyla bedenlerine eziyet eden
birsürü insan sayabilirim size...

Ah ne acı birşey bu...


Oysa Şems' in 14. kuralı derki;
(AŞK - Elif Şafak)

14. Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine,
teslim ol.
Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın.
“Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir”
diye endişe etme.
Nereden biliyorsun
hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

*Sen sadece buna inan!


Kiminle konuşsam, "hayatın anlamını" arıyor son günlerde
de sanki oturdukları yerden (: arıyorlar gibime geliyor...

An' ı yaşamadan, mevcut tutsaklıklardan kurtulmayı seçmeden
gerçekleşmez ki hayatın anlamını bulmak/bulabilmek.


Kişi, kendi yaşam biçiminin de tutsağı olabilir
—olur da…!
Başka tutsaklıklardan kaçınmak için yaptıkları,
kişiyi öyle bir duruma getirebilir ki,
kendi kişi olma koşulları, onu en sıkı tutsaklığa yöneltir:
kendi kendisinin tutsağı olmaya…
Kişi başkasının tutsağı olmaktan kurtulurken,
kendi kendisine tutsak düşer
—kişi hep tutsaktır: başkalarının ya da kendisinin…
Kişi tutsaktır
—-hep…

demiş ya O.Auroba, ne güzel demiş aslında...


Yıllardır söylediğim/yazdığım gibi,
geçmişi inkar etmeden yaşanılan (varsa) kötü anıları,
tecrübe/kazanç olarak kabul edip kenara koyarken
gelecek planları yapıp bunun doğrultusunda şu anı yaşamak gerekli.

Hani pozitif düşünmenin pollyannacılık olduğunu düşünen
bir grup vardır ya, an'ı yaşama ilkesini de
"heeey... vur patlasın çal oynasın, bu hayat böyle geçer hey "
gibi birşey sanıp daha an'ın a'sını duyunca saldırıya geçenler var...

Değil işte öyle birşey değil an'ı yaşamak.

An'ı yaşamak 2002 yılında yazdığı


Yıl 2010 buarada, sevgilerimle hatırlatırım...

Aşağıdaki güzelliklerde Oruç Auroba' dan.

Sevgimle ve sağlıcakla kalın...


Kendin olmaya çalıştığın her durumda,
sen de eksik düştün, ötekiler de:
kendine katmaya çalıştığın her öteki,
başkası olup çıktı-bu arada sen, kendin de, başkalaştın,
”o ötekini belki kendim kılarım” diye…
dizi dizi yanılgılar
geciktirmeler…
kaçınmalar…
yan çizmeler…
sulandırmalar…
atlatmalar…
geçiştirmeler…
daha neler, neler!


Güneş bilmiyordu evi neresi,
Ay bilmiyordu nasıl bir gücü var,
Yıldızlar bilmiyordu yerleri nerede…


Kendimi ensemden tutup ayağa kaldırdım…!
Ve yürütüyorum…
Yaşadıklarımı kirleterek kendimi temize çıkarmaya çalışmıyorum.
Yalnızca ben…
Kendim
Ve ensem…



Orada
beni düşünüyorsun.
hissettim bunu:
bir şiddetli rüzgar gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaştı buraya
geldi dokundu bana
düşünmen beni...
---
0rada
beni düşünüyorsan
hissetmelisin bunu:
bir rengarenk ışın gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaşmak oraya
gelip dokunmak istiyor sana
düşünmem seni...















yazının tamamı

a few circles and arrows



Different kind of thinking...



Get ‘em, Baby!





What are you getting for Valentine’s Day?






Honey, stop that!






Better than a poke in the eye.






Unless you’ve got back-up.






The fool and his money, and all that.






The stud vs. slut issue.






Home team advantage.






Ask any widow.






Mental pictures.






Like today, for example.













yazının tamamı
3 ツ

mutluluk bu mu dersin sen de acaba



mutluluk bumu dersin sen de acaba?



Erol Yılmaz' ın Mutluluk isimli şiiridir.







yazının tamamı

savaşçı, deliye benzeyebilir ancak bu hali yalnızca bir kılık değiştirmedir



...
Bununla birlikte, kılıç kullanma sanatını öğretmeye
çalıştığı kişiler sık sık ona meydan okurlar.
Savaşçının müritleri de onu o kişilerle
dövüşmesi için kışkırtırlar.
Ve savaşçı yeteneklerini sergiler:
birkaç yumruk darbesiyle öğrencilerinin
silahlarını düşürür, bulundukları yer yeniden huzura kavuşur.

"Onlardan kat kat üstünsün,
neden böyle bir zahmete giriyorsun?"

diye sorar bir yolcu.

"Çünkü bana meydan okurken asıl istedikleri
benimle konuşmaktır
ve benim diyalogu açık tutma yolum da budur"

diye yanıtlar onu savaşçı.


Işığın savaşçısı haksızlığa uğrarsa,
çektiği acıyı başkasına göstermemek için
genellikle yalnız kalmaya çalışır.
Bu hem iyi hem de kötüdür.
İnsanın, yüreğinin kendi yaralarını
ağır ağır sarmasına izin vermesi bir şeydir,
zayıf görünmek korkusuyla sabahtan akşama kadar
düşüncelere dalıp oturması başka şey.


Duygu çöpü diye bir şey vardır; zihnin makineleri üretir onu.
Bu çöp, çoktan biten ve
artık bir işe yaramayan acılardan oluşur.
Geçmişte önem taşıyan ama şimdi
hiçbir anlamı kalmayan önlemlerden oluşur.

Savaşçının da anıları vardır, ama o
yararlıyı yararsızdan ayırmayı bilir;
duygusal çöplerden kurtulur.
Bir arkadaşı şöyle söyler:
“Ama onlar benim geçmişimin bir parçası.
Benim varlığımı belirlemiş olan duyguları neden çöpe atayım ki?”

Savaşçı gülümser, ama artık
hissetmediği şeyleri hissetmeye çalışmaz.
Değişmektedir o ve
duygularının kendisine ayak uydurmasını ister.


Işığın savaşçısının kendine ait zamana ihtiyacı vardır.
Bu zamanı dinlenmek, derin düşünmek ve
dünyanın ruhu ile bağlantı kurmak için kullanır.
Bir savaşın ortasındayken bile düşünecek zaman bulur.
Zaman zaman oturur savaşçı, gevşer,
çevresinde olup bitenin olmasına izin verir.
Bir gözlemciymiş gibi dünyaya bakar,
ona bir şeyler katmaya ya da
ondan bir şeyler almaya kalkışmaz,
hiç karşı koymadan kendini hayatın akışına bırakır.
Daha önce karmaşık görünmüş olan her şey
yavaş yavaş basitleşmeye başlar.
Ve savaşçı mutlu olur.



Hepimizin içinde bir melek ve bir de şeytan vardır,
sesleri de birbirine benzer.
Bir sorunla karşılaşınca şeytan, kendi kendimize
konuşmamızı destekler, ne kadar savunmasız olduğumuzu
bize göstermektir amacı.
Melekse davranışlarımız üzerinde düşünmeye yöneltir bizi
ve arada
bir başkasının dudaklarını kullanır
kendini ifade etmek için.

Bir savaşçı,
yalnızlıkla başkasına bağlılık arasında
denge kurar ...


Işığın savaşçısının ne yapacağı önceden belli olmaz.
İşe giderken yolda dans edebilir,
hiç tanımadığı birinin gözlerine bakıp
ilk görüşte aşktan söz edebilir ya da
saçma sapan bir düşünceyi savunabilir.
Işığın savaşçılarının böyle davrandığı günler olabilir.
Eskiden tattığı kederleri için üzülmekten ya da
yeni keşfettiği bir şeye sevinmekten çekinmez.
Sırasının geldiğini hissederse elindeki her şeyi bir yana bırakıp
uzun zamandır hayalini kurduğu bir serüvene atılabilir.
Artık devam edemeyeceğini anlarsa dövüşmekten vazgeçer
ama beklenmedik budalalıklar yaptım diye kendini asla suçlamaz.
Bir savaşçı, başkalarının kendisine biçtiği rolü
oynamaya çalışarak zaman yitirmez.


Işığın savaşçısının savaşa girmekten korktuğu olmuştur.

Işığın savaşçısının, herhangi bir zaman,
yalan söylediği ya da birisine ihanet ettiği olmuştur.

Işığın savaşçısının kendisine ait olmayan topraklara girdiği olmuştur.

Işığın savaşçısının, çok önemsiz nedenler yüzünden acı çektiği olmuştur.

Işığın savaşçısının, hiç değilse bir kez,
ışığın savaşçısı olmadığını sandığı olmuştur.

Işığın savaşçısının manevi görevlerinde kusur işlediği olmuştur.

Işığın savaşçısının ‘hayır’ demek isterken ‘evet’ dediği olmuştur.

Işığın savaşçısının sevdiği birini kırdığı olmuştur.

İşte bu yüzden ışığın savaşçısıdır o,
bütün bunları yaşadığı ama yine de
daha iyi biri olacağına ilişkin umudunu yitirmediği için ...


Işığın Savaşçısının El Kitabı
Paulo Coelho












yazının tamamı

sezgisel lider



Meditasyon olarak, Akıl yogası anlamına gelen ,
Raja Yoga Meditasyonu yapmayı tercih ediyorum.

Gerek meditasyon gerek genel spiritüel konularda
bana huzur verir. Severim. Çok hemde.

(Spiritüellik güçlü bir ilkedir ve
spiritüelliği din ile karıştırmamak gerekir.)

Bana göre meditasyon gözerimi kapatıp başka bir dünyaya
gitmek değil, aksine gözlerimi açıp
şuan içinde bulunduğum dünyada
farkındalığımı arttırarak
iç dünyama yolculuk (: yapmaktır.

Meditasyon sırasında sessiz kalarak
iç trafik kontrolümü sağlıyorum bi'nevi ...

Raja Yoga konusunda Brahma Kumaris çok iyi.
Hatta bu akşamda oradayım. Şişli' de.

Brahma'nın, tarih ve yer bilgilerini aşağıda görebileceğiniz
"sezgisel lider" konulu ÜCRETSİZ
bir seminer programı var.

Eğer meditasyon, iç dünyamız, sezgilerimiz (ve iş hayatı) gibi
spiritüel konulara ilginiz ve
kendinizle hesaplaşmaya cesaretiniz varsa (:
bu seminere katılabilirsiniz.

Bende orada olacağım.
Antreman sonrası katılacağım için eşofmanlarımla da olsa gidicem.
Muhtemelen arka tarafa bir yere oturur sessiz sessiz dinlerim ...
Uyumadan ama (:

Bu seminerin benimle bir bağlantısı yok,
sadece Jillian Sawers'ı daha önce başka bir konuda dinlemiştim.
Hoştu, başarılıydı.
Meditasyonu iş hayatıyla ve iç dünyamızla
çok iyi kombine ettiğini düşündüğüm için
O'nu tekrar görmek istedim.

Sizinlede belki işinize ve gönlünüze yarar
düşüncesiyle paylaşmak istedim.

Ücretsiz bu seminere katılmak isteyen olursa bilgileri aşağıda.

Sevgimle ve sağlıcakla kalın.



SEZGİSEL LİDER

Tarih: 6 Ocak Çarşamba 19:30 - 21:00

Konuşmacı: Jillian Sawers

Yer : Point Hotel - Taksim



Yaşamlarımız giderek daha da hızlandı ve
özellikle de iş hayatında öngörülemez bir hale dönüştü.
Ancak bazıları kriz zamanlarında
kazanan takımda olmayı başarır.

Sezgisel lider, verilenlere bağımlı olan liderlere
göre daha hızlı ve daha doğru bir şekilde karar verebilir.

İç sesimizi duyurabilmek ve içgüdülerimize güvenebilmek
hepimizin geliştirebileceği bir yetenektir
ve en zor zamanlarımızda
başarının en önemli anahtarı haline gelmektedir.






“Sezgilerimin güçlü olmadığını hissediyorum,
ama olmasını isterdim...”

Sezgilerin güçlü olması bir armağan mıdır?

Yoksa sezgiler geliştirilebilir mi?

Sezgilerimizi nasıl geliştirebiliriz?

İçimizdeki sesi nasıl duyabiliriz?



e-mail: hulya@hulyakonar.com



yazının tamamı

insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, ötekine sağır



Bakınız,
hayatının gidişatından ve yaşadıklarından
u/mutsuz arkadaşlarımız
bizi nasıl etkileyebiliyor...

Nasıl biranda enerjimizi emip,
kendileri gibi dibe sürükleyebiliyorlar bizi.

Aldırmayın videonun Susam Sokağı'ndan olduğuna,
yaş aralığı 03-06 yaş gibi görünsede
işlenen konu ve verdiği mesaj ile
18-98 yaş aralığına hitap ediyor!

İzin vermeyelim!

video link






yazının tamamı