Çok sevdiğim ve büyük bir keyifle yaptığım işime
dahada değer katması için yoğun, zorlu ve
oldukça yorucu bir programın içindeyim.
Belki fiziksel yorgunluğumdan belki ruhsal dinginliğe olan
ihtiyacımdanmıdır nedir bilinmez, çok okumaya başladım yine.
Okuduğum kitaplar felsefe ve psikoloji ağırlıklı olunca
zihnimi dinlendiriyormuyum yoksa daha mı fazla
yoruyorum konusu ise tartışılabilir.
Dün akşam Oruç Auroba'nın
" olmayalı "
isimli kitabını
tekrar karıştırdım.
Pekçok kez bahsettiğim gibi Oruç Auroba' yı çok severim.
Onun yazdıklarını okumak keyiflendirir beni.
O'na düşkünlüğümün bir sebebi de haiku sevdamdır benim.
Haiku bir görme biçimidir.
Dünyayı sözcüklerle görebilmenin biçimi.
Sözcüklerle bu görülenin resmedilmesidir haiku.
Ama süslü sözcüklere ihtiyaç duymaz,
akıp giden doğanın içindeki
yalınlığın şaşırtıcılığıdır haiku’yu konuşturan.
İlkel komünal gelenekli Japon toplumunun içinden çıkmıştır
yani doğadan henüz uzaklaşmamış,
bir toplumun söyleyiş biçimi.
Tek nefeste söyleyebilecekleri söyler haiku,
hareket halindeki bir anın hareketli resmi,
sözcüklerle resmedilmiş yalın bir andır.
Haiku yazmak ve okumak bana beyin fırtınası yaptırır. Nefis birşey.
Aslında çok eleştirildiğim bu devrik cümlelerimde
haiku sevdamdan kaynaklanıyor ama söylemedim hiç size ben bunu...
Belki birgün kendi yazdıklarımı kitap haline getirebilirim.
Bilmem belki de getirmem.
Şuan çok keyif alıyorum bunlardan,
pekçok şeyden aldığım gibi,
yapmayadabilirim pekçok şeyi yapmadığım gibi...
Bakın yine haiku yaptım sanki (:
paylaşıyorum...
*sana diyorum = ben, kendim, kendi kulağım.
O.Auroba kısa yazar, haiku yazar, onu anlamak için
onun gibi düşünebilmek gerekir.
Ortaya konuşur, yarası olan gocunur.
Zeka adamı. Sığ değil. Zekadan kastımda IQ değil!
IQ sağ beyinden destek almazsa
egoyla beslenir ki
bu da hayati dengeler açısından çok tehlikeli bir durumdur.
Bana göre hayatımızda "denge" çok önemli bir unsursur.
Ancak dengenin eşitlikle bir tutulmasına karşıyım.
İkisi aynı şey değil çünkü. Ahmet Ayşe'den bir şeyi çok iyi
yapıyor olabilmeli ki Ayşe'ye değer katsın, Ayşe'de Ahmet'den
birşeyi çok iyi yapsın ki denge olsun. Aynı şeyi ikiside iyi
yapıyorsa o zaman bu denge değil eşitlik olur
buda sıradanlığı getirir. En kötüsü egoyu tetikler.
Sevgilimiz bile olsa eğer egomuzu terbiye edemediysek,
birşeyler dürter bizi ve o eşitliği bozmaya çalışırız.
Akşam aynı yerde uyuyacağımızı unutuveririz birden.
Sonra olanlar olur.
Burçin Bildik' in
başlıklı yazısı geldi aklıma.
Yazı başlığı ürkütücü gelebilir ancak derin anlamlar var içinde.
Uygun zamanınızda "kelimelere takılmadan" okumanızı öneririm.
İşte böyle hayata haiku sanatı gibi bakan insanları seviyorum,
illa isminin Oruç olması gerekmiyor,
şiirlerinin tarzı açısından düşünürsem
K.İskender başka bir örnek olabilir.
Gülerken bile düşünebilmeli insan.
Düşünmekten kastım işin felsefe kısmı değil elbette.
Yaptığın şeyden aldığın keyfin
farkına varabilmenden bahsediyorum.
Yada almadığının farkına varmaktan...
Yani pek çoğumuzun yapmaya üşendiği, korktuğu gibi.
Farkındalık seviyemizi yükseltebilsek oysa,
başka bir hayat olduğunu görebileceğiz.
kolay olmayabilirse de başarılabilir.
İş hayatında bile nefret ederek gittiği işini
sırf "rahatı bozulmasın" yada "orası buradan farklımı olacak"
yada bana göre en tehlikelisi olan "düzeni kurduk burada,
kim uğraşacak şimdi baştan başlamaya" düşüncesiyle
hergün işlerine giden tembel, korkak ve
ruhlarıyla bedenlerine eziyet eden
birsürü insan sayabilirim size...
Ah ne acı birşey bu...
Oysa Şems' in 14. kuralı derki;
(AŞK - Elif Şafak)
14. Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine,
teslim ol.
Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın.
“Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir”
diye endişe etme.
Nereden biliyorsun
hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
*Sen sadece buna inan!Kiminle konuşsam,
"hayatın anlamını" arıyor son günlerde
de sanki oturdukları yerden (: arıyorlar gibime geliyor...
An' ı yaşamadan, mevcut tutsaklıklardan kurtulmayı seçmeden
gerçekleşmez ki hayatın anlamını bulmak/bulabilmek.
Kişi, kendi yaşam biçiminin de tutsağı olabilir —olur da…!
Başka tutsaklıklardan kaçınmak için yaptıkları,
kişiyi öyle bir duruma getirebilir ki,
kendi kişi olma koşulları, onu en sıkı tutsaklığa yöneltir:
kendi kendisinin tutsağı olmaya…
Kişi başkasının tutsağı olmaktan kurtulurken,
kendi kendisine tutsak düşer
—kişi hep tutsaktır: başkalarının ya da kendisinin…
Kişi tutsaktır
—-hep…
demiş ya O.Auroba, ne güzel demiş aslında...
Yıllardır söylediğim/yazdığım gibi,
geçmişi inkar etmeden yaşanılan (varsa) kötü anıları,
tecrübe/kazanç olarak kabul edip kenara koyarken
gelecek planları yapıp bunun doğrultusunda şu anı yaşamak gerekli.
bir grup vardır ya, an'ı yaşama ilkesini de
"heeey... vur patlasın çal oynasın, bu hayat böyle geçer hey "
gibi birşey sanıp daha an'ın a'sını duyunca saldırıya geçenler var...
Değil işte öyle birşey değil an'ı yaşamak.
An'ı yaşamak 2002 yılında yazdığı
Yıl 2010 buarada, sevgilerimle hatırlatırım...
Aşağıdaki güzelliklerde Oruç Auroba' dan.
Sevgimle ve sağlıcakla kalın...
Kendin olmaya çalıştığın her durumda,
sen de eksik düştün, ötekiler de:
kendine katmaya çalıştığın her öteki,
başkası olup çıktı-bu arada sen, kendin de, başkalaştın,
”o ötekini belki kendim kılarım” diye…
dizi dizi yanılgılar
geciktirmeler…
kaçınmalar…
yan çizmeler…
sulandırmalar…
atlatmalar…
geçiştirmeler…
daha neler, neler!
Güneş bilmiyordu evi neresi,
Ay bilmiyordu nasıl bir gücü var,
Yıldızlar bilmiyordu yerleri nerede…
Kendimi ensemden tutup ayağa kaldırdım…!
Ve yürütüyorum…
Yaşadıklarımı kirleterek kendimi temize çıkarmaya çalışmıyorum.
Yalnızca ben…
Kendim
Ve ensem…
Orada
beni düşünüyorsun.
hissettim bunu:
bir şiddetli rüzgar gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaştı buraya
geldi dokundu bana
düşünmen beni...
---
0rada
beni düşünüyorsan
hissetmelisin bunu:
bir rengarenk ışın gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaşmak oraya
gelip dokunmak istiyor sana
düşünmem seni...